Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mart, 2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

DİLİN KEMİĞİ YOK!

Bazen İnternet'te bir köşe yazısı okuyunca acaba okur yorumlarında neler söylenmiş diye merak edip bakarım ve genellikle de hep aynı manzara ile karşılaşırım. Fotoğrafsız ve takma bir isim ile yazara haddini bildirenlerin bini bir para. Yazarın karşısına çıksa konuya dair iki kelimeyi yan yana getirip cümle kurmaktan aciz tipler, okuyucu yorumları kısmında adeta aslan kesiliyor ve yazara demediklerini bırakmıyorlar. Üsluba takan mı ararsın, gazı göz, gözü gez anlayan mı? Bir de şu var. Bir okudun beğenmedin; iki okudun beğenmedin. Çek git, beğeneceğin başka yazarlar bul ve onları takip et değil mi? Ama yok. Bu şahısların bir kısmı ısrarla aynı yazarları takip ediyor. Hem beğenmiyorlar, hem de yeni yazısında ne diyeceğini merakla bekliyorlar. Kendilerine antivirüs misyonu biçmişler adeta; virüs muamelesi yaptıkları yazıyı neşredilir neşredilmez etkisiz hale getirmek için harekete geçiyorlar. Kimlikler açık olduğu ve en azından profil resmi olarak bir manzara resmi koyup takma ...

Kur'an'la İlişki Biçimimiz Bu mu Olmalı?

Bir ara bir radyo kanalında rastlamıştım. Hangi cemaate ait olduğunu hatırlamıyorum. Program sunucusu hem hazırladıkları dua mecmuasının reklamını yapıyor, hem de özel durumlarda dua olarak okunacak ayetlerden söz ediyordu. Aklımda kalan birkaçı:  "kocasına güzel görünmek isteyen kadının okuyacağı âyet",  "anti-depresan ayet",  "böbrek ağrısı",  "akciğer rahatsızlığı",  "içkiyi bırakma duası" falan filan... Liste uzayıp gidiyor.  Sanırsınız Kur'an, hidayet kitabı değil, ecza deposu. İnsan bu tip programlara kulak misafiri olunca ister istemez "daha tüketecek çok fırın ekmeğimiz var" diye düşünüyor.

RAMAZAN HİLALİ

İmam Hatip Lisesinde okuduğum yıllarda her Ramazan ve bayram arefesinde Van ve Erzurum gibi rakımı yüksek doğu şehirlerinden bir haber gelir ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı ile barışık olmayan kesimler Ramazana ve bayrama ya bir gün önce veya sonra girerlerdi. Son yıllarda buna dair herhangi bir haber duymuyorum; ama hâlâ başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ülkelerini dikkate alarak aynı uygulamayı devam ettirenlerin sayısının hiç de azımsanmayacak kadar çok olduğunu biliyorum. Ben şahsen belki biraz da içinde büyüdüğüm ailemin etkisiyle bir kez haricinde hiçbir zaman bu tip haberlere ve Arap ülkelerinin uygulamalarına iltifat etmemiş ve daima resmi olarak ilan edilen Ramazan ve bayram başlangıç ve bitişleri ne ise onu esas almışımdır. İstisnaya gelince arkadaşım Soner Duman'la birlikte Ürdün'e sanırım Ramazan'ın başlamasına iki gün kala gitmiştim. İkinci gün kendimize bir ev bulmuştuk. Ürdün'de memurluk yapan, gün görmüş ve kültürlü bir ev sahibimiz vard...

KURBANA İLİŞKİN GEÇ KALMIŞ BİR YAZI

Kurban bayramı yaklaşıyor. 2000'li yıllara kadar kurbanlar evlerde ve kesim için ayrılan belli mekanlarda kesilir ve çocuklar da "Allahu ekber" nidalarıyla kurban kesimini müşahede ederlerdi. Büyüyüp belirli miktarda mal varlığı elde edenler de kurban kesenler kervanına katılırdı. Günümüzde ise kurbanı bizzat kendi kesmek yerine farklı gayelerle yardım kuruluşlarına kurban bağışı yapma uygulaması had safhaya çıktı. Bu uygulama güzel ve hay ırlı bir uygulama olmakla birlikte bir takım riskleri de barındırmaktadır. Çünkü niyetleri en iyi bilen Allah olmakla birlikte, bazı şahıslar, gerçekten hayır yapmak niyetiyle yardım kuruluşlarını tercih ederken bazıları ise kurban ibadetini bir yük olarak algılamakta ve etiyle-kemiğiyle uğraşmamak için bağış yaparak kurbanın yükünü kısa yoldan sırtından atmak istemektedir. Bu uygulamanın çok yaygınlaşması halinde bugünün çocukları, kurban kesimine şahit olmayacak ve dolayısıyla kurban kesmek gibi bir alışkanlık kazanamayacaktır. ...

Tanım Nasıl Olmamalı?

Asrın Sibeveyhi diye meşhur bir zatı muhterem (Temmam Hassan), klasik dönem nahivcilerinin kelime tanımlarını beğenmemiş ve kendisi yeni bir tanım geliştirmiş. Tanım şu:  الكلمة صيغة ذات وظيفة لغوية معينة في تركيب الجملة تقوم بدور وحدة من وحدات المعجم وتصلح لأن تفرد أو تحذف أو تحشى أو يغير موضعها أو يسبتدل بها غيرها في السياق وترجع في مادتها غالبا إلى أصول ثلاثة وقد تلحق بها زوائد. Klasik dönem eserlerinin hiçbirinde adeta bir kompozisyonu andıran böyle bir tanım yer almaz. Bu türden uzun metrajlı tanımlar, mantık ve felsefe ile arasına mesafe koymuş olan günümüz araştırmacıları mahsustur.

BİR TESPİT

Bugün İsam'ın sitesindeki Osmanlıca makaleler ve risaleler veritabanından tanzimat sonrası dini tedrisata ilişkin epey makale ve risale indirdim ve üşenmeyip tamamını okudum.Bu okumalar sonucunda vardığım bazı neticeler şunlardır:  1) Din eğitimi konusunda yaşanan problemler açısından Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet Türkiye'si arasında neredeyse hiçbir fark yok. 2) Dini konularda yapılan tartışmalar günümüzde biraz daha lokalize olsa da büyük benzerlikler taşıyor. 3) Tü rkiye Cumhuriyeti kurulmamış ve laiklik ilan edilmemiş olsaydı bile trendin aynen devam etmesi halinde aynen bugün geldiğimiz neticeye varacak ve laiklik hakkında benzer tartışmaları yapacaktık. 4) Hasılı, tespit ettiğim en acı gerçek şu ki devrim kanunlarının yaptığı tek şey, akıntının önündeki seti kaldırmaktan ibaret. Bilmem anlatabildim mi?

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET

Sarıklı Türkçü namıyla meşhur Halim Sabit Şibay'ın "Ulema ve talebe-i ulum efendilere: ıslah-ı medaris münasebetiyle" adlı bir risalesinde ilginç bir pasaj gördüm. Yazar, Arapları kastederek şöyle diyor: "Maamafiyh, hallerine bakmadan bilumum urbân (araplar), kendilerini hakiki bir müslüman zannederek bir türk gördükleri zaman "nasranî" (hıristiyan) demeye cesaret ediyorlar. Demek oluyor ki biz bunlar ile beş altı yüz seneden beri bulunduğumuz halde k endimizin hak müslüman olduğumuzu bunlara anlatamamışız." Daha dokuz on sene öncesine kadar arap ülkelerine giden arkadaşların adeta ağız birliği ettiği bir husus vardı: "Camide birlikte namaz kılıyoruz. Camiden çıkınca tanışıyoruz ve bize "müslüman mısın?" diye soruyorlar. Böyle bir soruyla karşılaştığımda çok canım sıkılıyordu" diye anlatıyorlardı. Şükür ki biz, Ürdün'de bir iki istisna haricinde böyle bir şey tercübe etmedik ama belli ki bu hal yeni değilmiş ve tarih sürek...

BİRGİVİ'NİN VASİYETNAMESİ VE ELFAZ-I KÜFRE DAİR

Birgivi, halka temel dini bilgileri öğretmek amacıyla yazdığı Vasiyetname'de uzunca bir elfaz-ı küfür listesine yer vermiş. İşte bunlardan birkaçı: 1) "Ey Tanrı, rahmetin benden diriğ tutma (esirgeme)" dese küfürdür. 2) Bir kimse diğerine "başını tıraş eyle, tırnaklarını kes; zira sünnet-i Rasul'dür" dese ol dahi "işlemezem" dese küfürdür. 3) Bir kimse yerlerden alınan haracın padişahın mülkü olduğunu itikat etmese küfürdür demişler. 4) Bir kimse "Allah bana cennet verse dilemezem, didarın görmeyi dilerim" dese küfürdür. 5) Bir kimse kıble ikidir: biri Kabe, biri Kudüs'tür" dese küfürdür. 6) Bir kimse bir alime buğz etse veya sövse küfründen korkulur. 7) Bir kimse "yemek yerken söz söylemek Mecusilerden iyi nesnedir" dese küfürdür. 8) Kur'an-ı Kerim'i muhaverede ve laf arasında isti'mal etmek (kullanmak) küfürdür demişler; mesela bir Yahya adlı kişiye "Ya Yahya huzi'l-kitab" dese kafir olur ...

BU RAKAM SAHİCİ Mİ?

Aşağıdaki resmi Yakup Civelek hocanın sayfasından aldım. Aslında paylaşıma yorum yazacaktım; ama görüşümü kendi duvarımda ifade etmeyi daha uygun gördüm. Tabloda verilen rakamlara göre kelime sayısı bakımından Arapça'da en yakın takipçisi İngilizcenin yirmi katı kadar kelime var. Diğer dilleri sayma bile. Ne var ki bu sahici bir tablo değil. Dikkat edilirse diğer dillerin kelimeleri yuvarlanmış, Arapçanın kelimeleri ise küsüratıyla birlikte verilmiş. Peki  hesaplamayı yapan kişi Arapça'daki bu kelime sayısını nasıl elde etmiş. Belli ki Lisanu'l-Arap gibi ansiklopedik bir sözlükte yer verilen madde sayısını 24'le çarpmış. Dolayısıyla rakam, sanaldır ve hiçbir gerçekliği yoktur. Arapçadaki madde sayısı, eşanlamlı kelimelerinin diğer dillere nazaran daha çok olması sebebiyle sayıca bir zenginlik sağlamıştır. Ancak bu zenginliğin diğer dilleri fersah fersah geçecek düzeyde midir? Ne gezer! Arapça bazı kaynaklardaki bilgilere göre Lisanü'l-Arap'ta 80.000, Kamus...

TİLKİ VE KÜRKÇÜ DÜKKANI

Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslam, el-Müntehab ve'l-Muktedab ve el-Kavlü'l-ceyyid gibi pek çok önemli esere imza atmış, son dönem Osmanlı alimlerinden biridir. Uzun yıllar Mekteb-i Sultani'de (bugünki adıyla Galatasaray Lisesi) Arapça, Mekteb-i Mülkiye'de ise Fıkıh Usulü dersleri vermiştir. Nimet-i İslam'ı ve Arapça'daki hüneri ehlince malum olsa da onun usul-i fıkıh alanındaki ihtisası pek bilinmez. Üstad'ın Mekteb-i mülkiyede fıkıh usulü dersi için  hazırladığı ve bazı öğrencileri tarafından temize çekilen, el yazısıyla birkaç kez basılmış bir fıkıh usulü eseri var. El yazısı olduğu için Nimet-i İslam üzerine çalıştığım dönemde bu esere şöyle bir göz atsam da, yaklaşmaya korkmuştum. Şimdi bir vesile ile bir kez daha ele aldım ve bu sefer, eseri hafif sadeleştirerek ve bazı açıklayıcı notlar ekleyerek neşretmeye karar verdim. Deneme mahiyetinde bir miktarını bilgisayara geçtim bile. Kaderin cilvesine bakın ki "Nimet-i İslam Çerçevesinde İlmihal ...

BİR TESPİT VE BİR İTİRAF

Osmanlı son dönem ilmihal literatürü hakkında yaptığım çalışma vesilesiyle bugüne kadar ismini dahi duymadığım pek çok şahıs tanıdım ve pek çok kitap mütalaa ettim ve acı bir şekilde gördüm ki harf devrimi bizden "biz"i almış ve koskoca bir medeniyeti; altı yüz yıllık bir maziyi kütüphanelerin tozlu raflarına hapsetmiş. Peki, bunu daha önce bilmiyormuydum. Biliyordum kuşkusuz; ama icmalen bilmek, tafsilî bilginin yerini tutmuyor ne yazık ki. Gelelim i tirafa: -Osmanlı araştırmacılarını bir yana koyarsak- fıkıh literatürü denince genellikle Mebsut, Hidaye, İhtiyar, Kudurî gibi ya Osmanlı öncesinde ya da Irak ve Mısır gibi Anadolu dışında Arapça olarak yazılan eserler akla gelir. Eski Türkçe ile yeterince -belki de hiç- iştigal etmediğimiz için Osmanlı döneminde Türkçe olarak hangi eserler yazıldığını veya Arapçadan hangi eserlerin Türkçeye tercüme edildiğini bilmeyiz ve umursamayız. Zaten Osmanlı dönemi eseri olduğu için müellifin eserde kaydadeğer bir şey zikretmiş olma ih...

DOĞRU AMAÇ, YANLIŞ ARAÇ

"Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!" Bugünlerde facebook sayfalarını yine lakayt başörtülü eleştirileri süslüyor. Bir takım süslü başörtülülerin resimleri veya videoları da paylaşımlara meze yapılıyor. Esasa lafım yok, ama ciddi bir usul hatası var. Hz. Peygamber, gördüğü bir yanlışı dillendirmek istediğinde kişilerin şahsını konu etmezdi. Hutbeye çıkar ve isim vermeden "Birilerine ne oluyor ki!" diyerek hatayı ön plana çıkarırdı. İsim zikrederek insanları rencide etmez, toplum önünde itibarsızlaştırmazdı. Biz ise bu tür paylaşımlarla nasıl ve hangi yollarla elde edildiğini bilmediğimiz bu fotoğraf veya videoları kullanarak bu kızları linç ediyor ve haklarına giriyoruz. Çünkü fotoğraf sahipleri şayet uzaylı değillerse, bu toplumda bizimle birlikte yaşıyorlarsa buna rızalarının olmayacağı aşikar. Birisi başörtüsü ile ilgili bir yazı yazsa ve "örnek başörtülü" diye sizin fotoğrafınızı alıp kullansa sizden izinsiz yapılan bu tasarruf h...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

FIKHETMEK BÖYLE BİR ŞEY

Mebsut tercüme ettiğimiz dönemlerde müctehidlerin görüşlerini savunurken öne sürdükleri argümanlara hayran kalırdık. Bir meselede üç görüş ileri sürülmüşse her birinin delillerinin serdedilmesiyle sürekli taraf değiştirir ve Nasrettin Hoca'nın dediği gibi "Sen de haklısın!" demekten kendimizi alamazdık. Alın size bir örnek; ama bu sefer Mebsut'tan değil; Zihni Efendi'nin Usul'ünden. Hz. Peygamber, ölecek olan kişinin mirasçılarından birini kayırmasının  önüne geçmek için mirasçıya vasiyet etmeyi yasaklamıştır. Hanefî fukahası da akıl yürütme ile dört farklı vasiyet türünden söz etmiştir. a) Hakikaten vasiyet: bunun ne olduğu belli. b) Hükmen vasiyet: mirasçıya borç ikrarında bulunmak c) Vasiyet şüphesi:biri kaliteli, diğeri kalitesiz olan aynı cinsten iki malı mirasçı ile değiş tokuş etmek suretiyle kaliteli malı mirasçısının eline geçirmek d) Sureten vasiyet:bir malı mirasçısına kendi değerinde satmak. İlk üç şıkta mirasçılardan birini kayırıldığı açı...

(Ç)ALINTILARA DAİR

Abdülkadir Geylanî der ki: "Salih insanların sözlerini ödünç alıp kendine mâletme! Ödünç olan gizli kalmaz. Ödünç maldan değil; kendi malından giyinip kuşan! Pamuğu kendi elinle ekip sula ve gayretinle büyüt! Sonra doku, dik ve öyle kuşan. Başkasının malı ve elbisesiyle böbürlenme! Başkasının sözünü alıp kendine mâledersen salih insanların gönülleri incinir. Eylem yoksa o eyleme dair söylenecek söz de yok demektir."

SIRTINI GELENEĞE YASLAMAK VE REDDİYEYE BEL BAĞLAMAK

Sosyal bilimler alanında yazıp çiziyor, kalem oynatıyorsanız kabul etmediğiniz nice görüşlerle karşılaşmanız kaçınılmazdır. İlahiyat alanı da sosyal bilimlere dahil olduğu için fıkıh, kelam, tefsir ve hadise ilişkin konularda öteden beri pek çok mesele tartışılmış ve birbiriyle taban tabana zıt pek çok görüş ortaya atılmıştır. Dolayısıyla bir görüşü kabul eden kişinin elbette diğer görüşleri reddetme ve reddiye yazma hakkı s aklıdır. Bundan dolayı geçmiş dönemde alimler temel eserleri yanında bazı konulara mahsus bir takım reddiyeler de kaleme almışlardır. Ancak reddiyenin de bir usulü, yolu yordamı, namusu olmalı, bir görüşü reddedeceğim derken şahsiyet katledilmemeli, kaş yapayım derken göz çıkarmamalıdır. (Reddiye yazanın amacı göz çıkarmaksa o başka!) Günümüzde bir takım çevrelerde reddiye yazmak bir hayat felsefesi, bir kültür haline gelmiştir. Bazı araştırmacılar, müşahhas bir konuya dair makale veya kitap yazarak kendi fikirlerini ve temel kabullerini ortaya koymak yerine, o...

BİR OK ATTIM AŞURE OLDU

"Operasyonel okuma" demişken "süpürücü okuma" adı verilebilecek yanlış bir okuma tipinden daha söz etmek yerindedir. Ama önce girizgâh mahiyetinde kısa bir hikaye: Ahmak bir şehzade vardır. Sultan, şehzadenin eğitimi için bir hoca tutar ve belirli bir sürede onu güzelce eğitmesini, aksi halde onu cezalandıracağını söyler. Şehzadenin eğitimi bir süre devam edip belli bir kıvama geldiği kanaati hocada hasıl olunca ikisi birlikte sultanın da bulunduğu bi r ziyafete katılır. Ziyafet sırasında şehzade, -"Bir ok attım kebap oldu." der. Davetliler şehzadenin sözünü anlamaya çalışırken hocası derhal müdahale eder ve -"Şehzadem az ve öz konuşmayı sever. Ava çıkmıştık. Şehzadem bir ok attı. Ok bir ceylana saplanıp ondan da taşa çarptı. Çıkan kıvılcımla bir ateş yandı. o ateşte ceylan pişip kebap oldu." diye şehzadenin sözünü şerheder. Hoca tam sözünü bitirmişken bu sefer de şehzade: -"Bir ok attım göl oldu." deyiverir. Şaşkın bakışlar yine hoc...

ŞU YAZARA HADDİNİ BİLDİRİN!

Okumak, kişisel gelişim için kuşkusuz önemli bir araçtır; ancak ondan daha önemlisi neyi niye okuyacağını bilmektir. Kitap okuma saikleri kişiden kişiye değişkenlik arzeder. Mesela bir öğrencinin ders kitabını okumasındaki saik, -istisnalar müstesna- bilgi devşirmek ve kendine bir şeyler katmak değil; dersin sınavından geçmektir. Bir tez veya makale yazarının saiki araştırma konusu için malzeme devşirmektir. Bir makaleye hakemlik yapan veya tez sav unmasına katılan bir akademisyenin saiki ise okuduğu makalede gördüğü yapısal eksiklik ve bilgi yanlışlarını tespit etmektir. Bir kitabı hangi saikle okuduğumuzu altını çizdiğimiz cümleler belirler. Bundan dolayı bir öğrencinin sınava çalışırken altını çizdiği cümlelerle, makale yazan ya da bir makaleye hakemlik yapan kişinin altını çizdiği cümleler farklılık arzeder. Bir kitabı bütünüyle değil, bu şekilde belli bir amaca matuf olarak okumaya "seçmeci okuma" adı verilebilir. Son dönemlerde seçmeci okumanın moda haline gelmiş bi...

GÖKKUBBENİN ALTINDA YENİ BİR ŞEY YOK (MU)?

[Abdülkâhir el-Cürcânî, Delâilü'l-i'câz] Câhız diyor ki: "İnsanların ağızlarında geveleyip durdukları, çok zararlı ve acı meyveli birçok söz vardır. Bunların en zararlılarından biri de “Öncekiler sonrakilere hiçbir şey bırakmadı” sözüdür. Şâyet her dönemin âlimleri bu sözü ilk duydukları günden itibaren öncekilerden kendilerine ulaşmayan konularda çıkarımlar yapmayı bir yana koysalardı ilim diye bir şey kalmazdı. İlim, bir madene benzer. Bir altın madeninden bin deve yükü altın çıkarıldığını görmüş olmak senin orayı şöyle bir yoklamana ve misket büyüklüğünde bir şey de bulsan onu almana engel teşkil etmez. İlim öğrenmek konusunda tavır bu olmalıdır." [Anlaşılan "gökkubbenin altında yeni bir şey yok" zehrinin mazisi hayli eski tarihlere uzanıyor.]

GENELLEME HATASI

"Yanlış ve temelsiz kimi görüşlerin ortaya çıkış sebebi şudur: Kendi bilim dallarında uzmanlaşıp ün salan bazı kişiler, uzmanı olmadıkları bir bilimdalının alanına giren bir konuda görüş serdederler. Sonra bu görüş dilden dile dolaşıp herkese mâlolur ve artık o konuda düşünmeyi terk etmek sünnet; taklit etmek din olur. İş o noktaya gelir ki hatanın kaynağını tespit edebilecek yetkinlikte olanlar, "şu konuya bir el atalım" dediklerinde onlara sanki o alanın yabancısıymış gibi muamele edilir ve sözleri kâle alınmaz; çünkü alanın yabancısı olan ilk görüş sahibine boyun eğip teslim olmuşlar, kendi alanındaki şöhretine bakarak onun bu görüşüne sıkıca tutunmanın en doğru tavır olduğuna kani olmuşlardır. Bu davranışlarının arkasında yatan tek sebep şu düşüncedir: Bu görüş böyle yaygınlaştığına ve nesilden nesile aktarıldığına göre mutlaka sağlam bir temeli olmalı; sahih bir kaynağa dayanmalıdır. Temelsiz bir görüş olsaydı bunca süre zarfında temelsizliği çoktan ortaya ...

ARABİSTAN MI, İSVİÇRE Mİ

Dün Adnan Demircan hocanın sorusunu takipçilerime yöneltmiş ve kendi eğilimimi ve değerlendirmeyi en sonda yapacağımı belirtmiştim. Bu küçük araştırmada bir iki istisna haricinde neredeyse herkesin tercihini İsviçre'den yana kullandığı ortaya çıktı. Araştırmaya katılanlar farklı sebepler ileri sürdü. Kimisi iklim, kimisi yemek kültürü, kimisi özgürlüklerin kısıtlı olması, kimisi de dindarlık konusunda samimiyet testi gibi gerekçeler ileri sürdü. Arabi stan'ı tercih edeceğini söyleyenlerden iki kişiden biri kuralları sevmediğini ve feodaliteden yana olduğunu, diğeri ise müslümanlar arasında yaşamanın dini açıdan kendisi için daha garanti olduğunu söyledi. Hiç kimse, şeriatla yönetilmesini gerekçe göstererek Arabistan'da yaşamak tercihinde bulunmadı. Bunun muhtemel sebepleri şunlar olabilir: 1) Arabistan şeriatla yönetiliyor; ama biz nefsimize ağır geleceği için Arabistan'da yaşamak ve kendimizi din kurallarıyla sınırlamak istemiyoruz. 2) Arabistan'daki şeriat, şe...

İKİ ÖLÜMÜN ARDINDAN

Eskiden piyasada altın ve gümüş paralar kullanılırdı. Alış-veriş sırasında bu paraların geçer akçe olup olmadığını "nâkid" denilen kişiler; yani bugünkü kullanımıyla sarraflar test ederdi. Abdülkadir Geylânî'nin kitaplarında özellikle ihlas, riya ve şirkten söz ettiği pasajlarda sıklıkla tekrar ettiği, kulaklara küpe bir söz vardır: "Nâkid, işinde pek mahir!" Yani Allah, sahte ile hakikiyi, riya ile ihlası pekâlâ bilir. İnsanları hesaba çekip kimini affed ecek, kimini cezalandıracak olan O'dur. Ancak maşerî vicdan da önemsiz değildir ve hayırla yâd edilmek herkesin dileğidir. İlahî tartıya çıkmadan önce herkes maşerî vicdanda tartılır. Kimileri hayırla yâd edilir, kimileri hakkında da beddualar arşa yükselir. Güzel bir anı bırakmak ve hayırla yâd edilmek herkesin temennisidir. Ne ki bu, sadece temenni etmekle olacak iş değildir. Dolayısıyla Hz. Ömer gibi her gece yatmadan önce "Ey Ömer! Bugün Allah için ne yaptın?" diye sorabilecek bir iman kıva...

HAVADAN NEM KAPMAK

Türkçede, aralarında bir takım nüanslar olsa bile hepsi bir tür alınmayı ifade eden pek çok kelime mevcut. Bir çırpıda akla gelenler şunlar: "Alınmak, kırılmak, gücenmek, gocunmak, incinmek, rencide olmak, küsmek, gönül koymak, darılmak..." Bunlar arasından özellikle gocunmak, içerdiği bir nükte ile dikkat çeker. "Sen neden gocunuyorsun!" ya da "Yarası olan gocunur." sözlerinde olduğu gibi gücenmenin durduk yere, sebepsiz gerçekleştiğini ya da şahsın kendisinde mevcut bir sebeple gerçekleştiğini sezdirir. Yakın anlamlı bunca sözcük olması gücenmenin çok yaygın bir olgu olduğunun göstergesidir. Yaygındır; çünkü bireyler arasında derece farkı olsa da insan, doğası gereği alıngandır. Bir sözünüzden, davranışınızdan, hatta gülüşünüzden öyle bir mana çıkarır ki çıkan manaya şaşırıp kalırsınız. Bir kısım alınganlıkların haklı sebepleri olsa da kâhir ekseriyeti,yanlış anlama kaynaklıdır. Çoğu zaman durduk yere alınmayı da beraberinde getiren yanlış anlamaya da...

KENDİ DÜŞEN AĞLAMAZ!

Vaktiyle Yemen'de Zafari adında bir yerde Himyerliler hüküm sürmektedir ve Himyer dili, Sami dil ailesine mensup olmakla birlikte Arap dilinden biraz farklıdır. Arabistan yarımadasının kuzey bölgesinden bir bedevi, Himyer kralına elçi olarak gider. Huzura vardığında kral yüksekçe bir yerde oturmaktadır. Takdimden sonra kral ona "sib!" der. O da "Baş üstüne, ekselansları!" diyerek kendini kaldırıp aşağı atar. Kral olana bir anlam veremeyince Arap dilini bi len biri "Himyer lügatında "otur" anlamına gelen "sib!" kelimesi, Arap dilinde "atla!" demektir. Adam sizin sözünüzü yanlış anladığı için böyle yaptı." diye izah eder. Bunun üzerine kral, "Zafari'ye gelecek olan önce Himyer lügatını öğrenip öyle gelsin." diyerek tarihe geçecek bir cevap verir. Son yıllarda Türk üniversitelerinde okuyan yabancı öğrenci sayısında dikkate değer bir artış gözlemlenmektedir. Ne ki üniversiteye başlamadan önce TÖMER'de bir...

DİNÎ NİKAH: NEYDİ, NE OLDU?

Bugün medyaya bir haber düştü. Anayasa mahkemesi, zinanın suç olmamasını emsal göstererek resmî nikahtan önce dinî nikah yaptırılmasının suç olmadığına karar vermiş. Yapılan paylaşım ve yorumları incelediğimde karara yönelik kamuoyunda iki türlü tepki olduğunu görüyorum.Birinci grup zina "suç olmadığına göre dinî nikah haydi haydi suç olmamalıdır" diyerek mahkemenin kararını olumlu bulurken diğer grup dinî nikahın önünün açılmasının özellikle kadın  tarafında bir takım telafisi güç mağduriyetlere yol açacağını söyleyerek kararı eleştiriyor. Şahsen benim bu meseleye ilişkin düşüncem şudur: Esasında nikah, aralarında evlilik engeli bulunmayan iki kişinin şahitler huzurunda evliliğe dair irade beyanında bulunmasından ibaret olan bir medeni sözleşme olup bunun dinîsi ve lâdinîsi yoktur. Dinî nikah dediğimiz şey esasında imam nikahı olarak bilinen nikahtır. İmam nikahı ise Osmanlı döneminde mahallelerde yapılan nikah sözleşmelerinin tescil görevinin imamlara verilmesinden neş...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...

HEDEF NİYE İSLAM?

Bu sabah Araf suresinde Hz. Lut'un ahlaksızlıkta dibe vurmuş olan kavmiyle diyaloğunu okurken günümüzde bu tip ahlaksızlık hareketlerinin neden beşeri bir ahlâk teorisini değil de dinleri ve özellikle de İslam dinini kendilerine hedef seçtiklerini düşündüm ve şöyle bir kanaat hasıl oldu: Ahlâkın kaynağını ilahî kabul etmeyen beşerî ahlak teorileri, her ne kadar doğru söylemenin ve adaletin iyi olması; yalan söylemenin, kıskançlığın ve haksızlık yapmanın köt ü olması gibi bütün insanlık tarafından ortak bir değer olarak paylaşılan bir takım ahlâkî ideler üzerinden başarılı bir şekilde sunulabilse de, son kertede fuhuş, zina vb. dinler tarafından gayrimeşru kabul edilen bir takım ayrıntılara inildiği zaman sözü edilen "beşerî ahlâk" amorf ve subjektif bir karaktere bürünür. Çünkü "sana göre ahlâkî olmayan bir şey bana göre pekâlâ ahlâkî olabilir." Ahlâkta subjektiflik ise otoriteyi berhava eder ve bu noktadan sonra kimsenin yaptığı şey hakkında "bu ahlâkî ...

FİTRENİN BELİRLENMESİNDE KISTAS NE OLMALI?

Bilindiği üzere Ramazan orucunun sona ermesiyle birlikte zenginliğin asgari sınırında olanlar da dahil olmak üzere varlıklı kişilerin kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler adına sadaka-i fıtr/fitre vermesi vacip olup Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "Hiç olmazsa bir bayram gününde insanları dilenmek zorunda bırakmayın" buyruğundan dolayı fitrenin bayram sabahı namaza gitmeden önce verilmesi müstehap kabul edilmiştir. Fitre mikta rına ilişkin fıkıh literatüründeki klasik bilgi, buğdaydan yarım sa', hurma, kuru üzüm ve arpadan bir sa' miktarı olup Din İşleri Yüksek Kurulu her yıl verilecek fitre miktarını belirleyerek ilan eder. Din İşleri Yüksek Kurulunun ana sayfasında yer alan açıklamaya göre bu yıl, "mevcut sosyo-ekonomik hayat şartlar ve bir kişinin günlük asgari gıda ihtiyacı göz önünde bulundurularak 2015 yılı Ramazan ayının başlangıcından 2016 yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan sürede fitre miktarı 11,50 TL" olarak belirlenmiş. Ku...

BEYANIMDIR

Ehl-i Sünnet düşmanı değilim. Aksine sünnî bir çevrede büyüdüm. Sorulunca sünnî olduğumu söylerim; hiç de gocunmam. Ama yaş kuru bütün mesaili bir torbaya koyup “benim mezhebim haktır, diğer mezhepler batıldır” da demem. Tartarım, tartışırım, kani olduğum görüş neyse onu benimserim. Sözgelimi Mutezile’den söz edildiğinde cin görmüş gibi irkilmem. Mutezileyi de severim. Onları da teenni ile okur görüşlerini bir zenginlik sayarım. Hanefî düşmanı değilim. Hanefî bir ç evrede büyüdüm. Hanefîliğimi bir bahtiyarlık bilirim. Yıllarca eğitimini aldığım Hanefîliğe, Hanefîlere aslâ saygıda kusur etmem; yemek yediğim kaba pislemem. Ancak bir Hanefî söyledi diye de bir söze eyvallah etmem. Araştırır, eleştirir, doğru bulduğum neyse ona uyarım. Ebu Hanife ne kadar benimse Şafiî de, Malik de Ahmed b. Hanbel’de o kadar benim. Maturîdî ne kadar benimse Eş’arî de, Gazzâlî de, Câhız da, Zemahşerî de o kadar benim. Bunu söyler, hepsiyle gurur duyarım. Kimseye görüşümü dayatmam. Toptancı değilim. ...

NERDE O TEKNOLOJİSİZ GÜNLER

"Ah nerde o eski bayramlar!" diye geçmişe özlem ifade eden meşhur bir replik vardır. Hani internet ve cep telefonu kullanımı yaygın değilken yakınımıza bizzat gittiğimiz ya da sılaya gitme imkanı bulamadığımızda ankesörlü telefonda sıra bekleyip ailemizi aradığımız dönemler. İşte o dönemlerde tebrikleşmeler gerçekten daha samimi ve candan idi. Tüfek çıktı mertlik bozuldu derler ya aynen öyle, internet, cep telefonu ve akıllı telefon çıktı, facebook  ve what's up gibi sanal ortamlar icat edildi, tebrik de büyük ölçüde anlamını yitirdi. Eskiden tebrikleşmeyi ya hasret gidermek için bir vesile sayardık ya da üzerimizde hissettiğimiz bir sorumluluğu ifa ederdik. şimdi ise toplu ve çoğu zaman da bir maniyi andıran hazır mesajlar göndermek suretiyle baştan savma bir tebrik göndererek bu sorumluluğu üzerimizden atıyoruz. Arkadaş listesindeki herkese gönderilen tebrik suya yazı yazmak gibi, saman alevi gibi bir şey. Şahsen ben böyle bir mesaj gördüğümde "sağ olsun! arkadaşım...

ŞEKER BAYRAMI MI, ŞÜKÜR BAYRAMI MI?

Şu bayram gününde böyle bir tartışma başlığı açmak hiç aklımdan geçmiyordu. Ne var ki dün gördüğüm bir paylaşımda Murat Bardakçı'nın "Tarihin Arka Odası" programında bu konunun gündeme geldiğini ve bir de Bardakçı'nın bu konuya dair bir yazı yazdığını öğrendim. Bardakçı özetle kelimenin eski Türkçe'de aynı harflerle yazıldığını ve doğrusu "şükür bayramı" iken yanlış okunarak "şeker bayramı"na dönüştürüldüğünü söylüyordu. Ben de milletin nabzını tutup kendi kanaatimi paylaşmak amacıyla bu tartışmayı açtım. "Şeker bayramı" ifadesine karşı muhafazakar camiada inanılmaz bir alerji vardır. Çünkü onlara göre şeker bayramı, dine mesafeli duran laik kesimin dini bir terim olan Ramazan bayramı ifadesini kullanmamak ve bayramın kadrini tenkis etmek için uydurdukları bir şeydir. Ramazan bayramı şeker değil; şükür bayramıdır. Yaptığım paylaşıma gelen tepkiler ilginçti. Kimileri "şeker mi yazıyor, yoksa yanlış mı görüyorum" diye gözlerin...

HÂL-İ PÜR-MELÂLİMİZ

Şafiî mezhebinin kurucusu Muhammed b. İdris eş-Şafiî, iki esaslı ilim olduğunu söyler: Din ilimleri ve tıp. Haksız da değildir aslında; çünkü dünyada sağlıklı ve zinde bir ömür sürmek tıp ilminin gereklerine riayet etmeye bağlı iken dünya ve ahiret saadetini elde etmek de dinin gereklerine riayete bağlı olup her iki alan da son derece hassas olunması ve ihtisasa saygı gösterilmesi gereken alanlardır. Nitekim h. II. yüzyıl alimlerinden İmam Evzâî, “Dininizi kimden aldığınıza/öğrendiğinize bakın!” diyerek din konusunda sahih/sağlam bilginin önemine dikkat çeker. Şu halde din hakkında konuşmak harc-ı alem bir iş olmayıp belli bir ihtisası gerektirir. Gelin görün ki bizim toplumda, tahsili ne olursa olsun; hangi meslekle iştigal ederse etsin insanların dine ve tıbba (ve pek tabii siyaset ve futbola) dair illâ ki söyleyecekleri vardır. Bu, mazisi hayli eskilere dayanan bir hastalık olmalı ki “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.” sözü bize atalarımızdan yâdigârdır. Bir yakınımız vey...

OPERASYONEL İSTİDLÂL

Klasik dönemde ve günümüzde bazı ayet ve hadislerin, ideolojik ve mezhebî sebeplerle tabii bağlamından kopartılarak muhalif görüş sahiplerine karşı bir silah olarak kullanıldığı bilinen bir vakıadır. İşbu âyetlerden biri de Nisâ suresinde yer alan şu âyettir: “Yoo! Rabbine andolsun ki onlar anlaşmazlığa düştükleri meselelerin çözümü hususunda senin hakemliğine başvurmadıkça ve senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı ve burukluk duymaksızın tam bir teslimiyetle uymadıkça gerçekten iman etmiş sayılmazlar.” (en-Nisâ, 4/65) Kimileri sakim bir mantıkla bu âyeti haber-i vahidin hücciyeti konusunda bir delil olarak takdim etmekte ve özetle şöyle demektedir: "Bu ayette Hz. Peygamber'in otoritesine işaret edilmiş ve bu otoriteyi tanımayan kişinin iman etmiş olmayacağı ifade edilmiştir. Günümüzde Hz. Peygamber'in otoritesini hadisler temsil etmektedir. Şu halde mervi hadislere mesafeli duran herkes bu âyetin kapsamına dahildir. Öyleyse hadislere mesafeli duranlar imanlarını so...

ELEŞTİRİNİN DE BİR ADABI VAR

Büyük ihtimalle havalanında habersizce çekilmiş, vücut hatları tamamen belli tesettürlü bir bayan fotoğrafına dair bazı paylaşımlar gördüm. Belli ki paylaşanlar "böyle tesettür mü olur? tesettürün de bir adabı var!" mesajını vererek kendilerince bir tebliğ ve irşad faaliyeti yürütüyorlar. Son derece haklı olmakla birlikte bu tür mesajların gerçek ve üstelik habersizce çekilmiş fotoğraflar üzerinden verilmesinin bir kul hakkı ihlali olduğunu düşünmez mi insan? Bu fotoğrafların altına ahlak bekçisi bir takım zevat tarafından düşülen yorumlar ise "Himmete muhtaç dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede!" dedirtecek cinsten. Küfür kıyamet! Terbiyem elverse birkaç örnek de yazardım; ama arife işaret yeter. Ahlâkî mesaj vermek bu insan müsveddelerine kaldıysa vay halimize! Sözün özü, başlıkta da ifade ettiğim gibi eleştirinin de bir adabı var. Kaş yapayım derken göz çıkarmanın, insanları teşhir edip birilerinin ipini pazara çıkararak şahsiyet katli yapmanın ne alemi var! Osm...

KÖR ÖLÜR BADEM GÖZLÜ OLUR

Eski öğrencilerimden Ahmet Yıkar "Bir insan ölünce neden abartılır?" diye sormuş. Oldukça dikkat çekici ve düşündürücü olan bu soruya iki açıdan cevap vermek mümkün. 1) Bizim kültürümüzde ölülere lanet okunmaz; bilakis ölenler hayırla, yaptıkları iyilikleriyle yâd edilirler. Kuşkusuz her insanın övülen ve yerilen özellik ve davranışları vardır. Ne var ki ölümün ardından günah defteri sümen altı edilince âdeta bir melek ile karşı karşıya kalırız. Abartının birinci sebebi budur. 2) Bir olgu bize ne kadar yaklaşırsa vicdanımız üzerinde etkisi o kadar çok olur. Mesela Filipinler'de veya Endonezya'da gerçekleşen ve binlerce can alan 8 şiddetinde bir depremin bizim üzerimizdeki etkisi 17 Ağustos depremi veya Van depremi kadar olmaz. Yine 17 Ağustos depreminin Sakarya, İzmit, Düzce gibi şehirlerde yaşayan insanlar üzerindeki etkisi sözgelimi Bayburtlular üzerindeki etkisi ile kıyaslanamaz. Aynen bunun gibi, tanıdığımız ve kusuruyla, küsürüyle sevdiğimiz bir insanın ö...

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

NEDİR ŞU HAKİKATİN BİZDEN ÇEKTİĞİ

Diyanet, bugün cuma namazında "sünnete ittiba" konulu bir hutbe okuttu ve sanal dünyada bir kez daha kılıçlar çekildi. Türlü hakaretler ve yaftalamalar havada uçuştu. Yine hakikat tutanın elinde kaldı. Eskiden insanlar, "Benim mezhebim haktır, diğer mezhepler batıldır; ama hak olma ihtimali de vardır." diyerek nezaketen de olsa karşı tarafa haktan bir pay verirdi. Günümüzde ise herkes kendini  hakikatin  sahibi görür, "hakikat benden sorulur"  der oldu. İşin ilginç yanı   şu :   Herkes, Kur'an'ı tekeline alıyor ve diğerlerini Kur'an'ın cahili olmakla itham ediyor. Sünnete kota koyanın dayanağı Kur'an. Rivayeti ayete eş tutanın da.   Herkes ötekileştirmenin kötülüğünden dem vuruyor; ama ötekileştirmenin daniskasını yapıyor.   Herkes nezaketten, tatlı dilden, güzel üsluptan söz ediyor; ama nezaketsizliğin ve üslupsuzluğun dibine vuruyor.   Hani müslümanlar, küffara karşı çok çetin ve tavizsiz; birbirine karşı merhametli, ş...

BU NE YAMAN "ÇELİŞKİ"?

Siyaset ve din alanında sıklıkta duyduğumuz veya kullandığımız kavramlardan biridir çelişki. Muhalifi olduğumuz bir siyasetçinin veya kanaat önderinin farklı zaman dilimlerinde birbirini tutmayan sözler söylediğini veya işler yaptığını görür görmez derhal yapıştırırız ona "çelişkiye düştü!" yaftasını. Son birkaç gündür bir kanaat önderinin, haydi ismini de vereyim M. İslamoğlu'nun çelişki videoları tedavüle girdi. Neymiş efendim, beş yıl önce sünnet ko nusunda şunu diyormuş da bugün başka bir şey söylemeye başlamış. Geçmişte Hz. Adem hakkında bir görüş savunurken bugün başka bir görüş savunur olmuş.  Bu  nasıl çelişki imiş!.. Söz konusu meselelerdeki görüşlerinin doğru olup olmadığı hususunu paranteze alarak   bu   konuda kendisine ve benzer durumdaki herkese haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. Arada görüş değiştirmeye yetecek geniş bir zaman varsa görüş değiştirmekten daha doğal   ne   olabilir?   Geçmişte alimlerimiz bir takım görüşlerinden ...

TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR

Çin'de "Fa-kia" adıyla meşhur bir Yasacı Okul vardı. Bu okul mensuplarına göre; insan tabiatı bencil, çıkarına düşkün ve kötüydü. İnsanlar ancak devlet gücü olan yasalarla ve cezalarla denetim altına alına bilirlerdi. Sıradan insanlar kendilerini iyi bir biçimde yönetecek kadar akıllı varlıklar değildi. Onun için elit ve ehil bir zümre tarafından yönetilmeleri (bir başka ifadeyle güdülmeleri) icap ediyordu. Halkın ise iki görevi vardı: çiftçilik ve askerlik. * Bu okulun klasiklerinden olan bir külliyata göre halkı yönetmek kolaydı, çünkü halk aptaldı; yasalar yoluyla bu kolayca başarılabilirdi, yeter ki açık ve anlaşılması kolay olsun. Her şey devleti güçlendirmek ve güçlü tutmak içindi. Devletin çıkarları neyi gerektiriyorsa doğru olan oydu. Devlet her şeyi kontrol etmeli; kişiler devletin/yasaların öngördüğü dışında bir düşünce ve inanca sahip olmamalıydı. Farklı düşüncelere müsaade edilmemeli, bunlar yasaklanmalıydı. Eğer halk yönetimden daha güçlü ise devlet g...