Ana içeriğe atla

HÂL-İ PÜR-MELÂLİMİZ

Şafiî mezhebinin kurucusu Muhammed b. İdris eş-Şafiî, iki esaslı ilim olduğunu söyler: Din ilimleri ve tıp. Haksız da değildir aslında; çünkü dünyada sağlıklı ve zinde bir ömür sürmek tıp ilminin gereklerine riayet etmeye bağlı iken dünya ve ahiret saadetini elde etmek de dinin gereklerine riayete bağlı olup her iki alan da son derece hassas olunması ve ihtisasa saygı gösterilmesi gereken alanlardır. Nitekim h. II. yüzyıl alimlerinden İmam Evzâî, “Dininizi kimden aldığınıza/öğrendiğinize bakın!” diyerek din konusunda sahih/sağlam bilginin önemine dikkat çeker. Şu halde din hakkında konuşmak harc-ı alem bir iş olmayıp belli bir ihtisası gerektirir.

Gelin görün ki bizim toplumda, tahsili ne olursa olsun; hangi meslekle iştigal ederse etsin insanların dine ve tıbba (ve pek tabii siyaset ve futbola) dair illâ ki söyleyecekleri vardır. Bu, mazisi hayli eskilere dayanan bir hastalık olmalı ki “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.” sözü bize atalarımızdan yâdigârdır. Bir yakınımız veya arkadaşımız mı hastalandı? Doktora ne gerek var! Derhal teşhisi koyarız ve tedaviyi de bir çırpıda öneririz: “Şöyle yap; bu hastalığa çok iyi geliyor. Benim annem hastalanmıştı. Yaptık, çok iyi geldi…” Bir ilahiyatçı, “Böyle yapmayın; dinde bunun bir aslı yoktur, bidattır, şirktir” mi dedi? Muhatabının kuracağı ilk cümle “Siz ilahiyatçılar yok musunuz? Her şeyi reddediyorsunuz” olur. Tablada simit satmanın ve ayakkabı boyamanın dahi bir ilmi, tekniği, ustalığı varken, önemli önemsiz nice işlerde beceri ve deneyim aranırken iş dine ve tıbba geldi mi herkes hoca, herkes doktor oluverir. Birkaç popüler dinî kitap okuyan, takvim yaprağından ve dinî sohbetlerden kulaktan dolma bilgiler devşiren herkes, söz konusu, din olunca muhatabının ihtisasına ve liyakatine aldırış etmeksizin “Sen sensin, ben de benim.” diyebilir.

Bu amansız hastalığımızın bir tezahürü de ilk ve ortaöğretim seviyesindeki okullarda karşımıza çıkar. Türkçe, Matematik, Fen, Sosyal Bilgiler, Fizik, Kimya ve Matematik derslerine okul idaresi, öğretmen, öğrenci ve veliler gayet önem verirken; sıra Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersine gelince bu derse eğlenme ve dinlenme (“din”lenme” değil!) ihtiyacını karşılayan ya da diğer branş öğretmenlerinin ek dersini tamamlayabilmesi için müfredata konmuş, yeri geldiğinde diğer branş öğretmenleri tarafından rahatlıkla okutulabilecek bir ders muamelesi yapılır.

Dönem sonunda diğer öğretmenlerin başarısız olan öğrencilerine zayıf verme hakkı pekâlâ vardır. Böyle bir durumda hiçbir idareci ve velilin gıkı çıkmaz. Ama Din Kültürü öğretmeninin -değil öğrencisine zayıf verme- 70’in altında not takdir etme hakkı bile yoktur. Olmaz ya yanlışlıkla böyle bir şey olursa veli, derhal ya telefon açar ya da ertesi gün okula damlar ve öğretmene şu itirazı yapar: “Hocam, bu çocuğun anne-babası müslüman, kendisi müslüman iken nasıl böyle düşük bir not verirsiniz?” İfadeye dikkat buyurun: Notu alan öğrenci değildir; veren öğretmendir. Değil mi ama çocuk müslüman olduğuna göre zaten 70-80 aralığında bir notu hak etmiştir. Sınavda verdiği yanlış cevapların, dönem boyunca tek bir duayı bile ezberlememiş olmasının ne önemi olabilir ki? Bir anlığına bu itirazı haklı ve yerinde sayalım. Bu durumda aynı veli, sözgelimi çocuğuna zayıf veren Türkçe öğretmenine de gidip aynı itirazı yöneltmeli değil midir? Kendisi, ailesi ve bütün çevresinin anadili Türkçe iken bu öğrenciye nasıl zayıf verilebilir!

Örnekleri artırmak mümkün; ama arife işaret kafidir. Sözün özü, tepeden tırnağa din eğitimine layık olduğu önem verilip gerekli tedbirlerin alınmaması halinde insanların din konusunda oradan oraya savrulması, DAEŞ, el-Kaide gibi terör örgütlerine sempati beslemesi, kendini “gassâl önünde meyyit” sayıp aklını ve iradesini birilerinin emrine vermesi ya da yanlış bir takım uygulamalar yüzünden din ile arasına mesafe koyarak pireye kızıp yorgan yakması tabi bir sonuç olsa gerektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...