Ana içeriğe atla

BİRGİVİ'NİN VASİYETNAMESİ VE ELFAZ-I KÜFRE DAİR

Birgivi, halka temel dini bilgileri öğretmek amacıyla yazdığı Vasiyetname'de uzunca bir elfaz-ı küfür listesine yer vermiş. İşte bunlardan birkaçı:
1) "Ey Tanrı, rahmetin benden diriğ tutma (esirgeme)" dese küfürdür.
2) Bir kimse diğerine "başını tıraş eyle, tırnaklarını kes; zira sünnet-i Rasul'dür" dese ol dahi "işlemezem" dese küfürdür.
3) Bir kimse yerlerden alınan haracın padişahın mülkü olduğunu itikat etmese küfürdür demişler.
4) Bir kimse "Allah bana cennet verse dilemezem, didarın görmeyi dilerim" dese küfürdür.
5) Bir kimse kıble ikidir: biri Kabe, biri Kudüs'tür" dese küfürdür.
6) Bir kimse bir alime buğz etse veya sövse küfründen korkulur.
7) Bir kimse "yemek yerken söz söylemek Mecusilerden iyi nesnedir" dese küfürdür.
8) Kur'an-ı Kerim'i muhaverede ve laf arasında isti'mal etmek (kullanmak) küfürdür demişler; mesela bir Yahya adlı kişiye "Ya Yahya huzi'l-kitab" dese kafir olur demişler.
Daha da sıralayabilirdim ama okuyanlara acıdım. Bu listenin tamamından kurtulup sahil-i selamete erebilmek o kadar zor ki. Malum, Birgivi, İbn Teymiye misali, müteşeddid ve sivri dilli bir alim. Birinin abasının altından Vehhabiler, diğerininkinden Kadızadeler çıkmış ve terör estirmişler. Hani imam ve cemaatle ilgili meşhur bir atasözü var ya bu durum tam da onu hatırlatıyor insana. Sözün özü, alimler ve kanaat önderleri, sözlerinin, bağlıları tarafından ne şekilde pratiğe döküleceğini kestirerek daha temkinli konuşmalılar.
(Sanırım Birgivi, müstakbelde birinin facebookta böyle bir paylaşım yapacağını bilseydi -maâzallah- bunu da listeye eklerdi.) 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KAŞ YAPAYIM DERKEN

İsmi bende mahfuz bir arkadaş, İslam diniyle tanışma sürecini anlattığı bir mektup göndermiş. Evvel emirde çok da İslamî olmayan bir hayat sürerken İslam dinine dair kendisini bir merak sarması üzerine bilgilenmek amacıyla dine dair bir takım kitaplar okumaya başlayınca farklı cemaat ve gruplara mensup arkadaşlarının güya iyiliği için yaptıkları müdahaleler yüzünden nasıl bir o yana, bir bu yana savrulduğunu ve bu cendereden kurtulmak için çareyi yabancı bir davetçinin videolarını izlemekte bulduğunu söylüyor. Bu arkadaşımız lütf-i ilahî ile bir yolunu bularak bu sancılı süreçten kurtulup sahil-i selamete çıkabilmiş? Peki ya çıkamayanlar, "sizin dininize de, size de..." diyerek gerisin geriye eski hayatına dönenler, yanlış yönlendirmelerimiz yüzünden göz göre göre ateizmin kucağına ittiklerimiz, uçuruma yuvarladıklarımız? Söyler misiniz, bu vebal kime ait? Bir yanda son derece dar, dışlayıcı ve ötekileştirici bir ehl-i sünnet yorumu, öte yanda züccaciye dükkanına giren fil...

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET

Sarıklı Türkçü namıyla meşhur Halim Sabit Şibay'ın "Ulema ve talebe-i ulum efendilere: ıslah-ı medaris münasebetiyle" adlı bir risalesinde ilginç bir pasaj gördüm. Yazar, Arapları kastederek şöyle diyor: "Maamafiyh, hallerine bakmadan bilumum urbân (araplar), kendilerini hakiki bir müslüman zannederek bir türk gördükleri zaman "nasranî" (hıristiyan) demeye cesaret ediyorlar. Demek oluyor ki biz bunlar ile beş altı yüz seneden beri bulunduğumuz halde k endimizin hak müslüman olduğumuzu bunlara anlatamamışız." Daha dokuz on sene öncesine kadar arap ülkelerine giden arkadaşların adeta ağız birliği ettiği bir husus vardı: "Camide birlikte namaz kılıyoruz. Camiden çıkınca tanışıyoruz ve bize "müslüman mısın?" diye soruyorlar. Böyle bir soruyla karşılaştığımda çok canım sıkılıyordu" diye anlatıyorlardı. Şükür ki biz, Ürdün'de bir iki istisna haricinde böyle bir şey tercübe etmedik ama belli ki bu hal yeni değilmiş ve tarih sürek...

HAVADAN NEM KAPMAK

Türkçede, aralarında bir takım nüanslar olsa bile hepsi bir tür alınmayı ifade eden pek çok kelime mevcut. Bir çırpıda akla gelenler şunlar: "Alınmak, kırılmak, gücenmek, gocunmak, incinmek, rencide olmak, küsmek, gönül koymak, darılmak..." Bunlar arasından özellikle gocunmak, içerdiği bir nükte ile dikkat çeker. "Sen neden gocunuyorsun!" ya da "Yarası olan gocunur." sözlerinde olduğu gibi gücenmenin durduk yere, sebepsiz gerçekleştiğini ya da şahsın kendisinde mevcut bir sebeple gerçekleştiğini sezdirir. Yakın anlamlı bunca sözcük olması gücenmenin çok yaygın bir olgu olduğunun göstergesidir. Yaygındır; çünkü bireyler arasında derece farkı olsa da insan, doğası gereği alıngandır. Bir sözünüzden, davranışınızdan, hatta gülüşünüzden öyle bir mana çıkarır ki çıkan manaya şaşırıp kalırsınız. Bir kısım alınganlıkların haklı sebepleri olsa da kâhir ekseriyeti,yanlış anlama kaynaklıdır. Çoğu zaman durduk yere alınmayı da beraberinde getiren yanlış anlamaya da...