Ana içeriğe atla

BİR TESPİT VE BİR İTİRAF

Osmanlı son dönem ilmihal literatürü hakkında yaptığım çalışma vesilesiyle bugüne kadar ismini dahi duymadığım pek çok şahıs tanıdım ve pek çok kitap mütalaa ettim ve acı bir şekilde gördüm ki harf devrimi bizden "biz"i almış ve koskoca bir medeniyeti; altı yüz yıllık bir maziyi kütüphanelerin tozlu raflarına hapsetmiş. Peki, bunu daha önce bilmiyormuydum. Biliyordum kuşkusuz; ama icmalen bilmek, tafsilî bilginin yerini tutmuyor ne yazık ki.
Gelelim itirafa: -Osmanlı araştırmacılarını bir yana koyarsak- fıkıh literatürü denince genellikle Mebsut, Hidaye, İhtiyar, Kudurî gibi ya Osmanlı öncesinde ya da Irak ve Mısır gibi Anadolu dışında Arapça olarak yazılan eserler akla gelir. Eski Türkçe ile yeterince -belki de hiç- iştigal etmediğimiz için Osmanlı döneminde Türkçe olarak hangi eserler yazıldığını veya Arapçadan hangi eserlerin Türkçeye tercüme edildiğini bilmeyiz ve umursamayız. Zaten Osmanlı dönemi eseri olduğu için müellifin eserde kaydadeğer bir şey zikretmiş olma ihtimali de yoktur(!). Şayet geleneği baypas edip doğrudan nasslara gitmek selefilikse; klasik dönem kaynaklarını bırakıp ilk dönem kaynaklarına gitmek selefilikse Osmanlı tecrübesini yok sayıp fıkhı, Mebsut'tan, Hidaye'den... çıkarmaya çalışmak da selefiliktir. Tamam, Osmanlıyı kutsamayalım; ama yok da saymayalım; çünkü hatasıyla, savabıyla Osmanlı biziz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...