Ana içeriğe atla

KENDİ DÜŞEN AĞLAMAZ!

Vaktiyle Yemen'de Zafari adında bir yerde Himyerliler hüküm sürmektedir ve Himyer dili, Sami dil ailesine mensup olmakla birlikte Arap dilinden biraz farklıdır. Arabistan yarımadasının kuzey bölgesinden bir bedevi, Himyer kralına elçi olarak gider. Huzura vardığında kral yüksekçe bir yerde oturmaktadır. Takdimden sonra kral ona "sib!" der. O da "Baş üstüne, ekselansları!" diyerek kendini kaldırıp aşağı atar. Kral olana bir anlam veremeyince Arap dilini bilen biri "Himyer lügatında "otur" anlamına gelen "sib!" kelimesi, Arap dilinde "atla!" demektir. Adam sizin sözünüzü yanlış anladığı için böyle yaptı." diye izah eder. Bunun üzerine kral, "Zafari'ye gelecek olan önce Himyer lügatını öğrenip öyle gelsin." diyerek tarihe geçecek bir cevap verir.
Son yıllarda Türk üniversitelerinde okuyan yabancı öğrenci sayısında dikkate değer bir artış gözlemlenmektedir. Ne ki üniversiteye başlamadan önce TÖMER'de bir yıl Türkçe dersi almalarına rağmen yabancı öğrenciler, sınavlarda Türkçe yazmaya ve ödevlerini Türkçe'yi kullanarak yapmaya bir türlü razı olmamakta ve sürekli hocalarından kendi dillerinde sınav yapması ricasında bulunmaktadırlar.
Yabancı bir ülkede okumanın amacı o ülkenin dilini ve kültürünü öğrenmek ve memleketine döndükten sonra o ülkenin literatüründen de istifade ederek kendi ülkesindeki akademik çalışmalara bir katkı sunmaktır. Nitekim Türkiye'den de Arap ülkelerinde ve Avrupa'da üniversite okuyan, lisansüstü eğitim alan pek çok kişi vardır. Ben şahsen bugüne kadar sınavlarda kendisine soruların Türkçe sorulduğunu ve ödevlerini Türk dilinde yaparak mezun olup ülkesine döndüğünü söyleyen tek bir Türk'le karşılaşabilmiş değilim. Şayet yabancı ülkeye gidip o ülkenin dilini konuşmayacak, yazmayacaksak ailemizin yanındaki rahatımızı bozup gurbetin kahrını çekmenin anlamı nedir?
Kıssadan hisse, yabancı kontenjanından ülkemizde okuyan öğrencilerimiz, bu anlamsız ısrardan vazgeçmeli ve Türkçe ile aralarındaki aşılmaz bendi kaldırmalıdır. Atalar boşuna dememişler:
"Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin!"
Yanlış anlaşılmasın. Gönlümüz, bu diyardan gitmelerinden değil; deveyi gütmelerinden yanadır. Vesselam!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...