Ana içeriğe atla

FİTRENİN BELİRLENMESİNDE KISTAS NE OLMALI?

Bilindiği üzere Ramazan orucunun sona ermesiyle birlikte zenginliğin asgari sınırında olanlar da dahil olmak üzere varlıklı kişilerin kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler adına sadaka-i fıtr/fitre vermesi vacip olup Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "Hiç olmazsa bir bayram gününde insanları dilenmek zorunda bırakmayın" buyruğundan dolayı fitrenin bayram sabahı namaza gitmeden önce verilmesi müstehap kabul edilmiştir.
Fitre miktarına ilişkin fıkıh literatüründeki klasik bilgi, buğdaydan yarım sa', hurma, kuru üzüm ve arpadan bir sa' miktarı olup Din İşleri Yüksek Kurulu her yıl verilecek fitre miktarını belirleyerek ilan eder. Din İşleri Yüksek Kurulunun ana sayfasında yer alan açıklamaya göre bu yıl, "mevcut sosyo-ekonomik hayat şartlar ve bir kişinin günlük asgari gıda ihtiyacı göz önünde bulundurularak 2015 yılı Ramazan ayının başlangıcından 2016 yılı Ramazan ayının başlangıcına kadar olan sürede fitre miktarı 11,50 TL" olarak belirlenmiş.
Kur'an'ı Kerim'de yemin keffaretini düzenleyen Maide, 89. ayette "Bu tür bir yemini bozmanın keffareti, kendi çoluk çocuğunuza genellikle yedirdiğiniz yiyeceklerle on fakiri doyurmak..." buyrularak keffaretlerde ortalama mutfak masrafının esas alınacağına işaret edilir ki bu hususta sadaka-i fıtrın da keffaretten bir farkı yoktur.
Şu halde fitre miktarının belirlenmesinde fıkıh ve ilmihal literatüründe sayılan buğday, hurma, kuru üzüm gibi şeyler eskiden bir ölçüt olarak kabul edilmişse de günümüzde fıtır sadakası bunlar üzerinden verilmemeli; ayrıca Din İşleri Yüksek Kurulu'nun belirttiğinin aksine "asgarî gıda ihtiyacı" değil; "ortalama gıda ihtiyacı" esas alınarak belirlenmelidir. Takdir edilir ki 11,5 lira ile değil günlük gıda ihtiyacını karşılamak; lokantada yenilen ortalama bir yemeğin parası bile ödenmez. Dolayısıyla iş fakire gelince hemen limiti asgariye çekmek insafla bağdaşan bir durum değildir.
Ortalama gıda ihtiyacının tespitine gelince bu, aileden aileye farklılık arzedeceği için fitre vermekle yükümlü olan kişiler, kendilerinin ortalama gıda ihtiyacını hesaplayarak makul bir miktar tespit etmelidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...