Ana içeriğe atla

OPERASYONEL İSTİDLÂL

Klasik dönemde ve günümüzde bazı ayet ve hadislerin, ideolojik ve mezhebî sebeplerle tabii bağlamından kopartılarak muhalif görüş sahiplerine karşı bir silah olarak kullanıldığı bilinen bir vakıadır. İşbu âyetlerden biri de Nisâ suresinde yer alan şu âyettir:

“Yoo! Rabbine andolsun ki onlar anlaşmazlığa düştükleri meselelerin çözümü hususunda senin hakemliğine başvurmadıkça ve senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı ve burukluk duymaksızın tam bir teslimiyetle uymadıkça gerçekten iman etmiş sayılmazlar.” (en-Nisâ, 4/65)

Kimileri sakim bir mantıkla bu âyeti haber-i vahidin hücciyeti konusunda bir delil olarak takdim etmekte ve özetle şöyle demektedir: "Bu ayette Hz. Peygamber'in otoritesine işaret edilmiş ve bu otoriteyi tanımayan kişinin iman etmiş olmayacağı ifade edilmiştir. Günümüzde Hz. Peygamber'in otoritesini hadisler temsil etmektedir. Şu halde mervi hadislere mesafeli duran herkes bu âyetin kapsamına dahildir. Öyleyse hadislere mesafeli duranlar imanlarını sorgulamalıdır."

Halbuki âyetin sebeb-i nüzulü anlamını ve kapsamını net bir şekilde belirlemektedir: Ayetin inişini hazırlayan olay özetle şöyledir: Zübeyr İbnü’l-Avvam ile komşusu arasında tarla sulama konusunda bir anlaşmazlık çıkar. Aralarında hükmetmesi için Hz. Peygamber’e gelirler. Hz. Peygamber de Zübeyr'e sen önce tarlanı sula, sonra suyu bırak komşun da sulasın" buyurur. Bu hükmü beğenmeyen komşu da “Demek halanın oğlunu kayırıyorsun?” diye çıkışır. Beklemediği bu cevap karşısında şok olan Hz. Peygamber "Zübeyr, sen, tarlan dolup taşıncaya kadar buna su gönderme!" buyurur. İşte âyetin nüzulünü hazırlayan olay budur.

Sebeb-i nüzulden net bir şekilde anlaşıldığı üzere âyet, Hz. Peygamber'in hükmüne rıza göstermeme ve şahsına saygısızlık etmeyle ilgili olup hadislerin kabul veya reddi ile en ufak ilgisi yoktur. Kişiyi bazı hadisleri veya pek çok hadisi reddetmeye iten sebep, Hz. Peygamber'in otoritesini tanımama değil; hadis rivayetlerinin yazıya çok geç geçirilmesi, manen rivayet, senette adı geçen ravilerden birinin güvenilir olmaması ve uydurma rivayetlerin çokluğu gibi harici sebepler olduğuna göre bu âyet, haber-i vahidin hücciyeti tartışmalarında konu dışı demektir. Bu âyetin kapsamına girebilecek tek kesim, Hz. Peygamber'i postacı konumuna indiren ve Kur'an vahyini insanlara tebliğ etmekten başka hiçbir misyonu olmadığını savunan kesimdir. Ancak (Edip Yüksel de dahil) müslüman camiada böyle biri veya birileri var mı bilmiyorum.

Peki, bu vb. âyetlerle keyfe mâ yeşâ istidlalde bulunanlar, âyetin esasında söylediklerine delil teşkil etmediğini bilmiyorlar mı? Elbet biliyorlar; ama "savaşta her şey mübahtır" mantığıyla hareket ettikleri için sebeb-i nüzulü görmezden geliyorlar.

Not: Hadisler konusunda toptancı değilim. Ne toptan kabul eder, ne toptan reddederim. Bunu hatırlatmış olayım da birileri sayfamı ziyaret edip "seni gidi hadis inkarcısı!" demesinler.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KAŞ YAPAYIM DERKEN

İsmi bende mahfuz bir arkadaş, İslam diniyle tanışma sürecini anlattığı bir mektup göndermiş. Evvel emirde çok da İslamî olmayan bir hayat sürerken İslam dinine dair kendisini bir merak sarması üzerine bilgilenmek amacıyla dine dair bir takım kitaplar okumaya başlayınca farklı cemaat ve gruplara mensup arkadaşlarının güya iyiliği için yaptıkları müdahaleler yüzünden nasıl bir o yana, bir bu yana savrulduğunu ve bu cendereden kurtulmak için çareyi yabancı bir davetçinin videolarını izlemekte bulduğunu söylüyor. Bu arkadaşımız lütf-i ilahî ile bir yolunu bularak bu sancılı süreçten kurtulup sahil-i selamete çıkabilmiş? Peki ya çıkamayanlar, "sizin dininize de, size de..." diyerek gerisin geriye eski hayatına dönenler, yanlış yönlendirmelerimiz yüzünden göz göre göre ateizmin kucağına ittiklerimiz, uçuruma yuvarladıklarımız? Söyler misiniz, bu vebal kime ait? Bir yanda son derece dar, dışlayıcı ve ötekileştirici bir ehl-i sünnet yorumu, öte yanda züccaciye dükkanına giren fil...

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET

Sarıklı Türkçü namıyla meşhur Halim Sabit Şibay'ın "Ulema ve talebe-i ulum efendilere: ıslah-ı medaris münasebetiyle" adlı bir risalesinde ilginç bir pasaj gördüm. Yazar, Arapları kastederek şöyle diyor: "Maamafiyh, hallerine bakmadan bilumum urbân (araplar), kendilerini hakiki bir müslüman zannederek bir türk gördükleri zaman "nasranî" (hıristiyan) demeye cesaret ediyorlar. Demek oluyor ki biz bunlar ile beş altı yüz seneden beri bulunduğumuz halde k endimizin hak müslüman olduğumuzu bunlara anlatamamışız." Daha dokuz on sene öncesine kadar arap ülkelerine giden arkadaşların adeta ağız birliği ettiği bir husus vardı: "Camide birlikte namaz kılıyoruz. Camiden çıkınca tanışıyoruz ve bize "müslüman mısın?" diye soruyorlar. Böyle bir soruyla karşılaştığımda çok canım sıkılıyordu" diye anlatıyorlardı. Şükür ki biz, Ürdün'de bir iki istisna haricinde böyle bir şey tercübe etmedik ama belli ki bu hal yeni değilmiş ve tarih sürek...

HAVADAN NEM KAPMAK

Türkçede, aralarında bir takım nüanslar olsa bile hepsi bir tür alınmayı ifade eden pek çok kelime mevcut. Bir çırpıda akla gelenler şunlar: "Alınmak, kırılmak, gücenmek, gocunmak, incinmek, rencide olmak, küsmek, gönül koymak, darılmak..." Bunlar arasından özellikle gocunmak, içerdiği bir nükte ile dikkat çeker. "Sen neden gocunuyorsun!" ya da "Yarası olan gocunur." sözlerinde olduğu gibi gücenmenin durduk yere, sebepsiz gerçekleştiğini ya da şahsın kendisinde mevcut bir sebeple gerçekleştiğini sezdirir. Yakın anlamlı bunca sözcük olması gücenmenin çok yaygın bir olgu olduğunun göstergesidir. Yaygındır; çünkü bireyler arasında derece farkı olsa da insan, doğası gereği alıngandır. Bir sözünüzden, davranışınızdan, hatta gülüşünüzden öyle bir mana çıkarır ki çıkan manaya şaşırıp kalırsınız. Bir kısım alınganlıkların haklı sebepleri olsa da kâhir ekseriyeti,yanlış anlama kaynaklıdır. Çoğu zaman durduk yere alınmayı da beraberinde getiren yanlış anlamaya da...