Ana içeriğe atla

DİNÎ NİKAH: NEYDİ, NE OLDU?

Bugün medyaya bir haber düştü. Anayasa mahkemesi, zinanın suç olmamasını emsal göstererek resmî nikahtan önce dinî nikah yaptırılmasının suç olmadığına karar vermiş. Yapılan paylaşım ve yorumları incelediğimde karara yönelik kamuoyunda iki türlü tepki olduğunu görüyorum.Birinci grup zina "suç olmadığına göre dinî nikah haydi haydi suç olmamalıdır" diyerek mahkemenin kararını olumlu bulurken diğer grup dinî nikahın önünün açılmasının özellikle kadın tarafında bir takım telafisi güç mağduriyetlere yol açacağını söyleyerek kararı eleştiriyor.
Şahsen benim bu meseleye ilişkin düşüncem şudur: Esasında nikah, aralarında evlilik engeli bulunmayan iki kişinin şahitler huzurunda evliliğe dair irade beyanında bulunmasından ibaret olan bir medeni sözleşme olup bunun dinîsi ve lâdinîsi yoktur. Dinî nikah dediğimiz şey esasında imam nikahı olarak bilinen nikahtır. İmam nikahı ise Osmanlı döneminde mahallelerde yapılan nikah sözleşmelerinin tescil görevinin imamlara verilmesinden neş'et etmiş bir isimlendirmedir. Cumhuriyet Türkiye'sinde nikahı tescil görevi belediyelere devredilince önceden Allah'ın emri, peygamberin kavliyle kıyılan nikah, "belediye başkanının verdiği yetkiyle" kıyılmaya başlayınca halk bunu içine sindirememiş, bir yandan resmî nikah kıyarken gayri resmî olarak imam nikahı geleneğini de devam ettirmiştir. İmam nikahının ismi zamanla evrilerek "dini nikah"a dönüşmüştür.
Meselenin bir yanı bu. Diğer yanına gelince nikah akdi; çocuğun nesebi, nafaka ve miras gibi hukuki bir takım sonuçları olan bir akit olduğu için hukukî istikrarın sağlanabilmesi ve tarafların bir takım mağduriyetler yaşamaması açısından evliliklerin devlet kayıtlarında tescil edilmesi son derece önemlidir. Nikah akdini tescil yetkisinin belediyelere devriyle birlikte bu tip mağduriyetlerin önünün alınabilmesi amacıyla imam nikahıyla yapılan evlilikler geçerli sayılmamış ve insanların bu yola teşebbüs etmemesi için bir takım cezaî yaptırımlar konmuştur. Ancak Türk toplumunda nadir de olsa karşılaştığımız çok evlilik olgusu sebebiyle imam nikahı da resmî nikahla birlikte varlığını günümüze dek sürdürmüştür.
Bu iki önemli tespitten sonra asıl konumuza geri dönerek şöyle toparlayalım: Mahkemenin bu kararının özellikle kadın açısından bir takım mağduriyetleri beraberinde getirmesi kaçınılmazdır. Ancak zina kanunda suç sayılmayıp taraflara herhangi cezai müeyyide uygulanmazken ikinci evlilik yapanlara -isterse bir gün olsun- hapis cezası verilmesi de hakkaniyetle bağdaşan bir durum değildir. Dolayısıyla kanaatimce mahkeme bu kararında isabet etmiştir. Kaldı ki mahkemenin kararı sadece cezai müeyyideyi kaldırmıştır. Hukukî yaptırım ise halen devam etmekte olup bu da imam nikahının hukuk önünde geçersizliğidir.
Dolayısıyla özellikle bayanlar bunun bilincinde olarak, ileride telafisi mümkün olmayan bir takım büyük mağduriyetler yaşamamak için resmî nikah olmadan salt imam nikahıyla evliliğe zinhar teşebbüs etmemelidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...