Ana içeriğe atla

SIRTINI GELENEĞE YASLAMAK VE REDDİYEYE BEL BAĞLAMAK

Sosyal bilimler alanında yazıp çiziyor, kalem oynatıyorsanız kabul etmediğiniz nice görüşlerle karşılaşmanız kaçınılmazdır. İlahiyat alanı da sosyal bilimlere dahil olduğu için fıkıh, kelam, tefsir ve hadise ilişkin konularda öteden beri pek çok mesele tartışılmış ve birbiriyle taban tabana zıt pek çok görüş ortaya atılmıştır. Dolayısıyla bir görüşü kabul eden kişinin elbette diğer görüşleri reddetme ve reddiye yazma hakkı saklıdır. Bundan dolayı geçmiş dönemde alimler temel eserleri yanında bazı konulara mahsus bir takım reddiyeler de kaleme almışlardır. Ancak reddiyenin de bir usulü, yolu yordamı, namusu olmalı, bir görüşü reddedeceğim derken şahsiyet katledilmemeli, kaş yapayım derken göz çıkarmamalıdır. (Reddiye yazanın amacı göz çıkarmaksa o başka!)
Günümüzde bir takım çevrelerde reddiye yazmak bir hayat felsefesi, bir kültür haline gelmiştir. Bazı araştırmacılar, müşahhas bir konuya dair makale veya kitap yazarak kendi fikirlerini ve temel kabullerini ortaya koymak yerine, ona buna sataşarak parmak sallamayı matah bir şey sanmaktadır.
Sözü edilen şahıslar, gelenek ve İslam adına söz söyleme yetkisini sadece kendilerinde görerek günümüz araştırmacılarından gelen her türlü iddiayı bir çırpıda heretik, ehl-i sünnet dışı, din dışı addetmektedir. Sorsanız afaroz, Hıristiyanlığa mahsus bir kurumdur; ama kendilerinin afaroz ettikleri, ötekileştirdikleri, Müslüman mahallesinden kovdukları şahısların haddi hesabı yoktur.
Bu şahıslar yuvarlak masa nedir bilmezler, Tartışmada her daim başköşeyi sahiplenirler. Sırtlarını geleneğe yasladıkları ve geleneğin biricik zilyedi oldukları için ispat yükümlülükleri de yoktur onların. İspat yükü her daim onların düşünce ve inancına aykırı görüşü savunan kişilere; yani tartışmanın öteki tarafına aittir.
Hele bu şahıslardan öyleleri var ki hafız değilseniz ve hadislerin Arapça metinlerini okumuyorsanız sizi kendisiyle tartışmaya layık bile görmezler. Birini tartışmaya davet ettiklerinde "Ama yanında kitap ve not getirip notlarından yardım almak yoook! İrticalen tartışacağıııız!" diye caka satarlar.
Sevsinler senin cakanı ve fiyakanı!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KAŞ YAPAYIM DERKEN

İsmi bende mahfuz bir arkadaş, İslam diniyle tanışma sürecini anlattığı bir mektup göndermiş. Evvel emirde çok da İslamî olmayan bir hayat sürerken İslam dinine dair kendisini bir merak sarması üzerine bilgilenmek amacıyla dine dair bir takım kitaplar okumaya başlayınca farklı cemaat ve gruplara mensup arkadaşlarının güya iyiliği için yaptıkları müdahaleler yüzünden nasıl bir o yana, bir bu yana savrulduğunu ve bu cendereden kurtulmak için çareyi yabancı bir davetçinin videolarını izlemekte bulduğunu söylüyor. Bu arkadaşımız lütf-i ilahî ile bir yolunu bularak bu sancılı süreçten kurtulup sahil-i selamete çıkabilmiş? Peki ya çıkamayanlar, "sizin dininize de, size de..." diyerek gerisin geriye eski hayatına dönenler, yanlış yönlendirmelerimiz yüzünden göz göre göre ateizmin kucağına ittiklerimiz, uçuruma yuvarladıklarımız? Söyler misiniz, bu vebal kime ait? Bir yanda son derece dar, dışlayıcı ve ötekileştirici bir ehl-i sünnet yorumu, öte yanda züccaciye dükkanına giren fil...

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET

Sarıklı Türkçü namıyla meşhur Halim Sabit Şibay'ın "Ulema ve talebe-i ulum efendilere: ıslah-ı medaris münasebetiyle" adlı bir risalesinde ilginç bir pasaj gördüm. Yazar, Arapları kastederek şöyle diyor: "Maamafiyh, hallerine bakmadan bilumum urbân (araplar), kendilerini hakiki bir müslüman zannederek bir türk gördükleri zaman "nasranî" (hıristiyan) demeye cesaret ediyorlar. Demek oluyor ki biz bunlar ile beş altı yüz seneden beri bulunduğumuz halde k endimizin hak müslüman olduğumuzu bunlara anlatamamışız." Daha dokuz on sene öncesine kadar arap ülkelerine giden arkadaşların adeta ağız birliği ettiği bir husus vardı: "Camide birlikte namaz kılıyoruz. Camiden çıkınca tanışıyoruz ve bize "müslüman mısın?" diye soruyorlar. Böyle bir soruyla karşılaştığımda çok canım sıkılıyordu" diye anlatıyorlardı. Şükür ki biz, Ürdün'de bir iki istisna haricinde böyle bir şey tercübe etmedik ama belli ki bu hal yeni değilmiş ve tarih sürek...

HAVADAN NEM KAPMAK

Türkçede, aralarında bir takım nüanslar olsa bile hepsi bir tür alınmayı ifade eden pek çok kelime mevcut. Bir çırpıda akla gelenler şunlar: "Alınmak, kırılmak, gücenmek, gocunmak, incinmek, rencide olmak, küsmek, gönül koymak, darılmak..." Bunlar arasından özellikle gocunmak, içerdiği bir nükte ile dikkat çeker. "Sen neden gocunuyorsun!" ya da "Yarası olan gocunur." sözlerinde olduğu gibi gücenmenin durduk yere, sebepsiz gerçekleştiğini ya da şahsın kendisinde mevcut bir sebeple gerçekleştiğini sezdirir. Yakın anlamlı bunca sözcük olması gücenmenin çok yaygın bir olgu olduğunun göstergesidir. Yaygındır; çünkü bireyler arasında derece farkı olsa da insan, doğası gereği alıngandır. Bir sözünüzden, davranışınızdan, hatta gülüşünüzden öyle bir mana çıkarır ki çıkan manaya şaşırıp kalırsınız. Bir kısım alınganlıkların haklı sebepleri olsa da kâhir ekseriyeti,yanlış anlama kaynaklıdır. Çoğu zaman durduk yere alınmayı da beraberinde getiren yanlış anlamaya da...