Ana içeriğe atla

ŞU YAZARA HADDİNİ BİLDİRİN!

Okumak, kişisel gelişim için kuşkusuz önemli bir araçtır; ancak ondan daha önemlisi neyi niye okuyacağını bilmektir. Kitap okuma saikleri kişiden kişiye değişkenlik arzeder. Mesela bir öğrencinin ders kitabını okumasındaki saik, -istisnalar müstesna- bilgi devşirmek ve kendine bir şeyler katmak değil; dersin sınavından geçmektir. Bir tez veya makale yazarının saiki araştırma konusu için malzeme devşirmektir. Bir makaleye hakemlik yapan veya tez savunmasına katılan bir akademisyenin saiki ise okuduğu makalede gördüğü yapısal eksiklik ve bilgi yanlışlarını tespit etmektir. Bir kitabı hangi saikle okuduğumuzu altını çizdiğimiz cümleler belirler. Bundan dolayı bir öğrencinin sınava çalışırken altını çizdiği cümlelerle, makale yazan ya da bir makaleye hakemlik yapan kişinin altını çizdiği cümleler farklılık arzeder. Bir kitabı bütünüyle değil, bu şekilde belli bir amaca matuf olarak okumaya "seçmeci okuma" adı verilebilir.
Son dönemlerde seçmeci okumanın moda haline gelmiş bir varyantı gün yüzüne çıkmış ya da önceki dönemlere göre daha belirgin bir karakter kazanmıştır ki buna verilecek en güzel isim "operasyonel okuma" veya "yargıç okuması"dır. Bu okumada amaç, okunan kitaptan bilgi devşirmek değil; kitabı veya yazarını mahkum edip ipliğini pazara çıkarmaktır. Bu okur tipi, okuma esnasında yargıç postuna kurulur, tek taraflıdır ve kendini kitapla karşılıklı etkileşime kapatmıştır. Yazarın ne dediği veya ne demeye çalıştığı onun için hiç mi hiç önemli değildir. Önemli olan, yazarın açığını yakalamak ve yakalayınca da golü doksana çakmaktır. Cımbızı eline alıp yazının en kullanışlı kısmını güzelce bir kesip biçer ve içeriğe uygun bir fotoğrafla kompoze eder. Artık yazı, facebook ve twittter gibi mahfillerde itibar katli için servis edilmeye hazırdır. Yazısını paylaşıp koltuğuna kurulur ve ellerini ovuşturarak muhteşem bulgularını tasdik edecek ve kendisine alkış tutacak takipçilerini beklemeye başlar.
Acı ama gerçek! Hal-i pür-melâlimiz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KAŞ YAPAYIM DERKEN

İsmi bende mahfuz bir arkadaş, İslam diniyle tanışma sürecini anlattığı bir mektup göndermiş. Evvel emirde çok da İslamî olmayan bir hayat sürerken İslam dinine dair kendisini bir merak sarması üzerine bilgilenmek amacıyla dine dair bir takım kitaplar okumaya başlayınca farklı cemaat ve gruplara mensup arkadaşlarının güya iyiliği için yaptıkları müdahaleler yüzünden nasıl bir o yana, bir bu yana savrulduğunu ve bu cendereden kurtulmak için çareyi yabancı bir davetçinin videolarını izlemekte bulduğunu söylüyor. Bu arkadaşımız lütf-i ilahî ile bir yolunu bularak bu sancılı süreçten kurtulup sahil-i selamete çıkabilmiş? Peki ya çıkamayanlar, "sizin dininize de, size de..." diyerek gerisin geriye eski hayatına dönenler, yanlış yönlendirmelerimiz yüzünden göz göre göre ateizmin kucağına ittiklerimiz, uçuruma yuvarladıklarımız? Söyler misiniz, bu vebal kime ait? Bir yanda son derece dar, dışlayıcı ve ötekileştirici bir ehl-i sünnet yorumu, öte yanda züccaciye dükkanına giren fil...

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET

Sarıklı Türkçü namıyla meşhur Halim Sabit Şibay'ın "Ulema ve talebe-i ulum efendilere: ıslah-ı medaris münasebetiyle" adlı bir risalesinde ilginç bir pasaj gördüm. Yazar, Arapları kastederek şöyle diyor: "Maamafiyh, hallerine bakmadan bilumum urbân (araplar), kendilerini hakiki bir müslüman zannederek bir türk gördükleri zaman "nasranî" (hıristiyan) demeye cesaret ediyorlar. Demek oluyor ki biz bunlar ile beş altı yüz seneden beri bulunduğumuz halde k endimizin hak müslüman olduğumuzu bunlara anlatamamışız." Daha dokuz on sene öncesine kadar arap ülkelerine giden arkadaşların adeta ağız birliği ettiği bir husus vardı: "Camide birlikte namaz kılıyoruz. Camiden çıkınca tanışıyoruz ve bize "müslüman mısın?" diye soruyorlar. Böyle bir soruyla karşılaştığımda çok canım sıkılıyordu" diye anlatıyorlardı. Şükür ki biz, Ürdün'de bir iki istisna haricinde böyle bir şey tercübe etmedik ama belli ki bu hal yeni değilmiş ve tarih sürek...

HAVADAN NEM KAPMAK

Türkçede, aralarında bir takım nüanslar olsa bile hepsi bir tür alınmayı ifade eden pek çok kelime mevcut. Bir çırpıda akla gelenler şunlar: "Alınmak, kırılmak, gücenmek, gocunmak, incinmek, rencide olmak, küsmek, gönül koymak, darılmak..." Bunlar arasından özellikle gocunmak, içerdiği bir nükte ile dikkat çeker. "Sen neden gocunuyorsun!" ya da "Yarası olan gocunur." sözlerinde olduğu gibi gücenmenin durduk yere, sebepsiz gerçekleştiğini ya da şahsın kendisinde mevcut bir sebeple gerçekleştiğini sezdirir. Yakın anlamlı bunca sözcük olması gücenmenin çok yaygın bir olgu olduğunun göstergesidir. Yaygındır; çünkü bireyler arasında derece farkı olsa da insan, doğası gereği alıngandır. Bir sözünüzden, davranışınızdan, hatta gülüşünüzden öyle bir mana çıkarır ki çıkan manaya şaşırıp kalırsınız. Bir kısım alınganlıkların haklı sebepleri olsa da kâhir ekseriyeti,yanlış anlama kaynaklıdır. Çoğu zaman durduk yere alınmayı da beraberinde getiren yanlış anlamaya da...