Ana içeriğe atla

KÖR ÖLÜR BADEM GÖZLÜ OLUR

Eski öğrencilerimden Ahmet Yıkar "Bir insan ölünce neden abartılır?" diye sormuş. Oldukça dikkat çekici ve düşündürücü olan bu soruya iki açıdan cevap vermek mümkün.

1) Bizim kültürümüzde ölülere lanet okunmaz; bilakis ölenler hayırla, yaptıkları iyilikleriyle yâd edilirler. Kuşkusuz her insanın övülen ve yerilen özellik ve davranışları vardır. Ne var ki ölümün ardından günah defteri sümen altı edilince âdeta bir melek ile karşı karşıya kalırız. Abartının birinci sebebi budur.
2) Bir olgu bize ne kadar yaklaşırsa vicdanımız üzerinde etkisi o kadar çok olur. Mesela Filipinler'de veya Endonezya'da gerçekleşen ve binlerce can alan 8 şiddetinde bir depremin bizim üzerimizdeki etkisi 17 Ağustos depremi veya Van depremi kadar olmaz. Yine 17 Ağustos depreminin Sakarya, İzmit, Düzce gibi şehirlerde yaşayan insanlar üzerindeki etkisi sözgelimi Bayburtlular üzerindeki etkisi ile kıyaslanamaz. Aynen bunun gibi, tanıdığımız ve kusuruyla, küsürüyle sevdiğimiz bir insanın öldüğünü duyduğumuz an, ölümü en yakından hissettiğimiz andır. Ölümü yakından hissetmek ise insanda büyük bir teessüre ve duygu yoğunluğuna yol açar. İşte bir insanın ölünce abartılmasının bir diğer sebebi de budur.

Not 1: Ömer Ferit Kam bu temayı şöyle dile getiriyor:
Sağlığında nice ehl-i hünerin
Bir tutam tuz bile yoktur aşına
Öldürürler evvel onu açlıktan
Sonra bir türbe dikerler başına

Not 2: Dün gece Yeni Akit gazetesi yazarlarından Hasan Karakaya ahiret yolcularının kervanına katılmış. Bu vesile ile kendisine Allah'tan rahmet diliyorum. Allah taksiratını affetsin.

Osman GÜMAN, 31 ARALIK 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...