Ana içeriğe atla

BU NE YAMAN "ÇELİŞKİ"?

Siyaset ve din alanında sıklıkta duyduğumuz veya kullandığımız kavramlardan biridir çelişki. Muhalifi olduğumuz bir siyasetçinin veya kanaat önderinin farklı zaman dilimlerinde birbirini tutmayan sözler söylediğini veya işler yaptığını görür görmez derhal yapıştırırız ona "çelişkiye düştü!" yaftasını.
Son birkaç gündür bir kanaat önderinin, haydi ismini de vereyim M. İslamoğlu'nun çelişki videoları tedavüle girdi. Neymiş efendim, beş yıl önce sünnet konusunda şunu diyormuş da bugün başka bir şey söylemeye başlamış. Geçmişte Hz. Adem hakkında bir görüş savunurken bugün başka bir görüş savunur olmuş. Bu nasıl çelişki imiş!..
Söz konusu meselelerdeki görüşlerinin doğru olup olmadığı hususunu paranteze alarak bu konuda kendisine ve benzer durumdaki herkese haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. Arada görüş değiştirmeye yetecek geniş bir zaman varsa görüş değiştirmekten daha doğal ne olabilir? 
Geçmişte alimlerimiz bir takım görüşlerinden rucu etmemişler miydi? Sözgelimi Ebu Hanife'nin bazı görüşlerinden rucu edip yeni görüşler benimsediği olmadı mı? 
Değil görüş; makas değiştiren alimlerimiz bile yok mu? Mesela hayatının otuz yılını bir Mutezilî olarak geçiren Ebu'l-Hasan el-Eş'arî, önce Ahmed b. Hanbel'in itikadına rucu edip ardından tevil konusunda görüşlerini biraz esneterek kendine nispetle bilinen itikadî fırkanın kurucusu olmadı mı? Peki ya Gazalî'nin ilim hayatında yaşadığı gelgitlere ne demeli? İlim yolculuğuna hangi noktada başladı, nerede karar kıldı Gazalî? Tahavi, Sem'anî ve İbn Hişam gibi nice alimler mezhep değiştirmediler mi?

Görüşünden rucu etti veya mezhep değiştirdi diye bunca alimi çelişkiye düşmekle suçlayanımız var mı? "Bu alimler görüş değiştirmişlerse mutlaka geçerli bir sebebi vardır. Ya daha önce taklid yoluyla edindikleri görüşten rucu etmişler veya görüş değiştirmeyi gerektiren yeni bir delille karşılaşmışlardır" demiyor muyuz?
Asıl çelişkinin ne olduğunu söyleyeyim: Asıl çelişki kişinin geçmiş alimlere tanıdığı bir hakkı çağdaşlarına ve hatta çoğu zaman kendisine bile tanımamasıdır. Bu çelişkiden ve sabit fikirliliği bir erdem sanmaktan nezaman kurtulacağız biz Allah aşkına!
Not: Bu yazının yazılış saiki, İslamoğlu'nu övmek değil; hakikatten yana tavır almak ve her kim olursa olsun hak sahibine hakkını vermektir. Nitekim yakın tarihte Talha Hakan Alp de benzer bir mağduriyet yaşamıştır. Görüş değiştiren bizden yana geçince şakşak; karşı safa geçince "yuh!" demek fanatizmden başka bir şey değildir.
Osman Güman, 16 Şubat 2016

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...