Ana içeriğe atla

TEK HAKİKATÇİLİK DESPOTİZMİ

Günümüzde gelenekçilik, modernizm; meal müslümanlığı; tarihselcilik ve evrenselcilik gibi pek çok dini yorum mevcut. Bu yorumlardan herhangi birini benimseyenler, görsel ve yazılı medya, Twitter ve Facebook gibi sosyal paylaşım ağlarında kendi görüşlerinin sunumunu yapıyorlar. Gözlemleyebildiğim kadarıyla bu yorumlardan herhangi birini benimseyen kanaat önderlerinden tutun da en aşağıdaki çaycısına simitçisine varıncaya kadar çoğu kişide iki temel yanlış olduğunu söyleyebilirim: üslup sorunu ve tek doğruculuk.

a) Üslup Sorunu 

Dine dair konuşanların genelinde bir öfke patlaması, gereksiz bir hırçınlık var. Kendi düşüncelerini paylaşmayan ve başka bir yorum ve anlama tarzını benimseyen insanları ötekileştiriyor ve öteki'ne parmak sallayarak konuşmayı, had bildirmeyi, hizaya getirmeyi marifet biliyorlar. Teenni ve itidal ile söylemeleri halinde dikkate alınıp geniş kitleler tarafından pekâlâ kabul edilebilecek şeyleri bile olabildiğince rijit ve sansasyonel bir üslupla ve toplumun genel din algısını veya dinî pratiklerini örseleyerek söylemeyi tercih ediyorlar. 

Hani yaygın bir vaaz üslubu vardır. Vaiz kürsüyü yumruklayarak cemaatine sürekli "kardan adam olur, sizden adam olmaz" edasında konuşur ya işte öyle. Bizim cemaat de bu retorikten tarif edilemez bir keyif alır, o da ayrı mesele. Allah'ın tek bir kulu da çıkıp "Hocam bu ne şiddet, ne celal! Allah, Hz. Peygamber'e "Allah'ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Şayet onlara haşin ve katı yürekli davransaydın etrafından dağılıp giderlerdi" (Ali İmran, 159) buyururken sen habire bizi dövmekten beter ediyorsun" demez. 

Bu üsluptan söz edip de bir dönemin ekran vaizi Yaşar Nuri Öztürk'ü anmadan geçmek olmaz. Yaşar Nuri, daima hiddetli konuşur ve sahiplendiği "Kur'an İslam"ı ile "Emevi İslamı" klişesiyle geleneksel İslamî uygulamaları eleştirir; katıldığı televizyon programlarında karşı mahalleden bizim mahalleye bıkmadan usanmadan parmak sallardı. Elbette ki söylediği doğru şeyler de yok değildi; ama ben onun kırmadan dökmeden, fincancı katırlarını ürkütmeden, muhataplarını incitmeden sükunetle konuşma yaptığına hiç tanık olmadım desem yeridir. Bir hışımla geldi geçti Yaşar Nuri. O aramızdan ayrıldı; ama onunla özdeşleşen saldırgan üslubu hâlâ aramızda kol geziyor. 

Bu üslubun uygulamasını görmek için videoları internette mebzul olan pek çok kanaat önderinin herhangi bir videosunun seyredilmesi yeterli olur; ama ben yine de söylediği somutlaştırmak için isim zikretmeksizin bir örnek vereyim. Birkaç gün önce kısa bir videoya tesadüf ettim. Konuşma yapan zat, "10 tane küçük sureye namaz suresi dediler. Onların da nasıl okunacağı ile alakalı abuk subuk prensipler belirlediler. Bu milletin namazla ve Kur'an'la irtibatını 10 küçük sureye indirgediler." diyor. Esasında burada verilmek istenen mesaj, başkalarını suçlamadan, rencide etmeden de verilebilir; ama konuşmacı sözün şehvetine kapılarak suçlayıcı bir üslubu tercih ediyor.

b) Tek Doğruculuk

Dine dair konuşmalarda sıklıkla rastladığım bir diğer büyük hastalık ise "Benim sözüm haktır. Bundan başka bir görüşün doğru olma ihtimali yoktur. Zaten öyle bir ihtimal olsa ve onu söyleyecek biri olsa o da ben olurdum." cümlesi ile formüle edebileceğimiz tek hakikatçi söylemdir. Kanaat önderleri ve takipçileri ne yazık ki "Acaba yanılmış olabilir miyiz?" sorusunu hiçbir şekilde sormamakta ve hakikatin tek olduğunu ve onu da temellük ettiklerini düşündükleri için diğer görüşleri, üzerinde düşünmeye bile değer görmemektedirler. Bu da onları alternatif görüşleri kâle almamaya ve sahiplerine saygısızlık etmekte herhangi bir beis görmemeye sevketmektedir. Kendi yorum ve yaklaşımlarının aklın tek gereği olduğunu düşündüklerinden olsa gerek bu zevatın, geleneksel hemen tüm yorumlar hakkındaki yaygın tavrı, "pislik kelimesini vurgulu bir şekilde telaffuz ederek "Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik saçar" (Yunus, 100) ayetini okumaktır. [Bu ayetteki "rics" kelimesinin pislik anlamında mı, değil mi olduğu bahs-i diğerdir.]

Dine dair yazılan ve konuşulanların kahir ekseriyeti bu iki illetle malul olduğu için kısır tartışmalardan bir türlü kurtulamıyoruz. Birbirimizi anlamaya gayret etmek yerine, habire mevzilerimizi tahkim ediyor, günbegün birbirimizden daha da uzaklara düşüyoruz. Bizi bölmek için düşmana gerek. Biz bize yeteriz.
Vallahu a'lem.
Osman Güman 14 Nisan 2018

Yorumlar

  1. Allâh c.c. razı olsun,hastalıklarımıza işaret etmiş.Yalnır Allâh cümle Mü'min Kardeşlerimize ve bizlere rahmetiyle muâmele etsin,affeylesin.Y.Nuri Öztürk ilk konuşmalarında o kadar sert değildi,yanlış veya eksik gördüğü bazı konuları seslendirince,ehli sünnet veya kendilerini oyle tarif eden bazı kişiler,belki dozunu kaçırarak eleştiri ve saldırılara başladılar.Maalesef O da olabildiğince ileri gitti ve hatta bir mü'minin,söylememesi gereken şeyler söyledi.

    YanıtlaSil
  2. İki tane hakikat olur muymuş yahu? 2 ile 2'nin toplamının bile tek bir sonucu var. Lafa gelince tevhidçiyiz birciyiz falan dersiniz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mustafa bey, verdiğiniz örneğe bakılırsa sosyal bilimler ile sayısal bilimler arasındaki farkı ıskalıyorsunuz. Sözünü ettiğiniz husus bir yere kadar sayısal bilimler için doğru olabilir. Sosyal bilimler alanında ise genellikle tek hakikatten değil; görece hakikatten söz edilebilir. Dini ilimlere dair birikiminizin ne olduğunu bilmiyorum; ama fıkıh usulü literatürünün ictihadda hata ve isabete dair tartışmalarını incelemenizi tavsiye ederim. Selamlar.

      Sil
    2. Ha bir de şunu ilave edeyim: Üslubunuz hiç hoş değil. İnsanların şahsınıza karşı nasıl bir üslup kullanmasını istiyorsanız siz de öyle bir üslubu tercih edin. Kardeş tavsiyesi.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

KAŞ YAPAYIM DERKEN

İsmi bende mahfuz bir arkadaş, İslam diniyle tanışma sürecini anlattığı bir mektup göndermiş. Evvel emirde çok da İslamî olmayan bir hayat sürerken İslam dinine dair kendisini bir merak sarması üzerine bilgilenmek amacıyla dine dair bir takım kitaplar okumaya başlayınca farklı cemaat ve gruplara mensup arkadaşlarının güya iyiliği için yaptıkları müdahaleler yüzünden nasıl bir o yana, bir bu yana savrulduğunu ve bu cendereden kurtulmak için çareyi yabancı bir davetçinin videolarını izlemekte bulduğunu söylüyor. Bu arkadaşımız lütf-i ilahî ile bir yolunu bularak bu sancılı süreçten kurtulup sahil-i selamete çıkabilmiş? Peki ya çıkamayanlar, "sizin dininize de, size de..." diyerek gerisin geriye eski hayatına dönenler, yanlış yönlendirmelerimiz yüzünden göz göre göre ateizmin kucağına ittiklerimiz, uçuruma yuvarladıklarımız? Söyler misiniz, bu vebal kime ait? Bir yanda son derece dar, dışlayıcı ve ötekileştirici bir ehl-i sünnet yorumu, öte yanda züccaciye dükkanına giren fil...

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET

Sarıklı Türkçü namıyla meşhur Halim Sabit Şibay'ın "Ulema ve talebe-i ulum efendilere: ıslah-ı medaris münasebetiyle" adlı bir risalesinde ilginç bir pasaj gördüm. Yazar, Arapları kastederek şöyle diyor: "Maamafiyh, hallerine bakmadan bilumum urbân (araplar), kendilerini hakiki bir müslüman zannederek bir türk gördükleri zaman "nasranî" (hıristiyan) demeye cesaret ediyorlar. Demek oluyor ki biz bunlar ile beş altı yüz seneden beri bulunduğumuz halde k endimizin hak müslüman olduğumuzu bunlara anlatamamışız." Daha dokuz on sene öncesine kadar arap ülkelerine giden arkadaşların adeta ağız birliği ettiği bir husus vardı: "Camide birlikte namaz kılıyoruz. Camiden çıkınca tanışıyoruz ve bize "müslüman mısın?" diye soruyorlar. Böyle bir soruyla karşılaştığımda çok canım sıkılıyordu" diye anlatıyorlardı. Şükür ki biz, Ürdün'de bir iki istisna haricinde böyle bir şey tercübe etmedik ama belli ki bu hal yeni değilmiş ve tarih sürek...

HAVADAN NEM KAPMAK

Türkçede, aralarında bir takım nüanslar olsa bile hepsi bir tür alınmayı ifade eden pek çok kelime mevcut. Bir çırpıda akla gelenler şunlar: "Alınmak, kırılmak, gücenmek, gocunmak, incinmek, rencide olmak, küsmek, gönül koymak, darılmak..." Bunlar arasından özellikle gocunmak, içerdiği bir nükte ile dikkat çeker. "Sen neden gocunuyorsun!" ya da "Yarası olan gocunur." sözlerinde olduğu gibi gücenmenin durduk yere, sebepsiz gerçekleştiğini ya da şahsın kendisinde mevcut bir sebeple gerçekleştiğini sezdirir. Yakın anlamlı bunca sözcük olması gücenmenin çok yaygın bir olgu olduğunun göstergesidir. Yaygındır; çünkü bireyler arasında derece farkı olsa da insan, doğası gereği alıngandır. Bir sözünüzden, davranışınızdan, hatta gülüşünüzden öyle bir mana çıkarır ki çıkan manaya şaşırıp kalırsınız. Bir kısım alınganlıkların haklı sebepleri olsa da kâhir ekseriyeti,yanlış anlama kaynaklıdır. Çoğu zaman durduk yere alınmayı da beraberinde getiren yanlış anlamaya da...