Ana içeriğe atla

MİRAC: DERUNİ BİR TECRÜBE

Yine bir mirac gecesindeyiz ve bir kez daha kılıçlar çekildi. Genel olarak iki taraf var. Bir taraf, rivayetlere zahiri üzere iman ettiğini ilan ederken diğer taraf da mirac diye bir hadisenin hiç vuku bulmadığını; İsra'nın ise Mescid-i Aksa'ya değil; Ci'rane mevkiinde Mekke'ye takriben 30 km. mesafede bir mescide yapılan bir gece yolculuğu olduğunu; çünkü o tarihlerde Mescid-i Aksa'nın harabe olduğunu savunuyor. Ben bu görüşlerden herhangi birine taraf olmaksızın miraca ilişkin kendi kanaatimi ifade edeceğim. 

Mirac hadisesinin İsra'dan ayrı olmadığını, her ikisi ile de aynı özel tecrübenin kastedildiği düşünüyorum. Bu tecrübe, mahiyetini bilemediğimiz bir şekilde Allah'ın huzuruna yükseliştir. İlk dönemlerden itibaren bu hadisenin bedenen gerçekleştiğini savunanlar yanında ruhen gerçekleştiğini savunanlar da vardır. Şahsen ben, miracın ruhen gerçekleştiğine ve rivayetlere yansıyan bilgilerin alem-i misalden ibaret olduğuna inanıyor ve meselenin ayrıntılarını Allah'a ve tecrübenin sahibi olan Hz. Muhammed'e bırakıyorum. 

Miracın ruhi/manevi bir tecrübe olarak kabulü halinde Mescid-i Aksa o dönemde var mıydı, yok muydu; Allah'a mekan izafe edilmiş olur mu olmaz mı türünden tartışmalar da devre dışı kalır. 

Diğer yandan kanaatime göre mirac hadisesi bir mucize değil, keramet; yani ikram-ı ilahidir. Miracın olağanüstülüğü müsellem olmakla birlikte bunun mucize olarak tesmiye edilmesi isabetli değildir. Çünkü mirac hadisesinin asıl muhatabı kafirler değildir ve bu olayda "Göğe çıkabildiğimi görün de doğru söylediğimi anlayın" gibi bir iddia söz konusu değildir. Mirac hadisesi Hz. Peygamber'in tesellisi için mazhar kılındığı çok özel bir ilahi lütuftur.

Mirac ve kadir gecesi gibi gecelerin gerçekleştiği tarih net olarak bilinemese de gelenekte bu gecelere bazı rivayetlerden hareketle yılın belli geceleri tahsis edilmiş ve öteden beri ihya edile gelmiştir. Bu geceler piyango gibi kabul edilerek fırsatçılık yapılması ve yılın birkaç gecesinde ibadet etmekle bütün günahlardan arınılacağının zannedilmesi; tabir-i diğerle bu gecelerin kestirmeden köşeyi dönme geceleri olarak değerlendirilmesi elbette ki isabetli değildir; ama bu, mezbur gecelerin yeni bir başlangıç gibi kabul edilmesine de mani olmasa gerektir. Vallahu a'lem.

Bu vesileyle bilcümle yârânın leyle-i miracını tebrik ediyorum.

Osman Güman, 13.04.2018

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...