Ana içeriğe atla

İKİ ÇÖP İKİ İNSAN

Başlıkta iki insan dediğime bakmayın. Biri insan, diğeri insan müsveddesi, trafik canavarı.

Geçtiğimiz cumartesi fakültemizde bir sempozyum vardı. Sempozyumda bildiri sunacak hocaları akşamleyin ağırladık. Sabahleyin hocaları konakladıkları otelden alıp fakülteye ben götürecektim. 08:20 gibi otele vardım ve caddenin karşısında arabayı park edip beklemeye başladım. 10 dakika sonra hocalardan birisi caddenin karşısında belirdi. Ağır adımlarla orta refüje geçti. Refüjde eğildiğini fark edip dikkat kesildim. Yerdeki bir pet şişeyi alıp doğruldu ve karşıya geçtikten sonra çöpe atıp yanıma geldi. Belli ki bir vatandaş, suyu içtikten sonra pet şişeyi refüje düşürmüştü (!). Çevre duyarlılığı taşıyan bu davranışı gıbta ve takdir ile aklımın bir köşesine not ettim. 

Ertesi gün geceleyin bir yolcuyu karşılamak üzere Sabiha Gökçen'e gitmek üzere yola koyuldum. Tatil dönüşü olduğu için otoban tahmin etmediğim kadar kalabalıktı. Kalabalığa rağmen trafik yer yer hızlı akıyor ve araçlar ortalama 120-140 km. hızla seyrediyordu. Bu kalabalık yolda yaklaşık otuz metre önümde orta şeritte ilerlemekte olan aracın şoförü bir kola veya efes pilsen kutusunu kaldırıp yola fırlattı. Neyse ki ani bir refleks ile kutudan kurtulmayı başarmıştım. Kalabalık ve araçların hızlı seyir halinde olduğu bir yolda bir insanın nasıl böyle sorumsuzca davranış sergileyebildiğine şaştım doğrusu. Bu kutu herhangi birinin aracına zarar verebilirdi; takip eden aracın şoförünün sürüş kontrolünü kaybedip kaza yapmasına ve hatta zincirleme bir kazaya sebebiyet verebilirdi. Bu acı manzarayı görünce "keşke arabanın önünde bir araç kamerası olsaydı. Böylece bu şahsı şikayet edebilir ve ceza almasını sağlayabilirdim" diye düşündüm.

Otoban demişken hemen hemen otoban yolculuklarının çoğunda rastladığım bir olaya daha temas edeyim. Otobanın üç şeritli bazı bölümlerinde üç tırın yan yana seyahat ettiğini illa ki görmüşsünüzdür. Bir araç hız şeridinde ilerlerken bir tır şoförü sinyali verip direksiyonu birden önüne kırıverir. Arkadan gelen şoför zar zor ancak durabilir. Sonra üç tır bir süre yan yana yola devam ederler ve o üçüncü şeritteki tır biraz ilerleyip kendi şeridine geçtikten sonra ancak yolunuza devam edebilirsiniz. 
Sözün tam burasında akla şu iki hadis geliyor:


* "Hz. Peygamber, "İman, altmış küsür şubedir. En üstünü "Allah'tan başka ilah yoktur" sözüdür; en aşağısı ise "yoldan müslümanlara sıkıntı veren bir şeyi kaldırmaktır." 


* "Mümin, insanların kendisinden güvende olduğu kimsedir."
Her iki hadis de imanın "inandım" demekle bitmeyeceğini; inanmanın kişiye bir takım ahlâki yükümlülükler yüklediğini gösteriyor. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de pek çok ayette imanın amel-i salih ile birlikte zikredilmesi de boşuna değil.

Sürekli iman kurtarmaya çalışıyoruz; biraz da birbirimizin ahlâkını kurtarsak fena mı olur?
Osman Güman, 10.04.2018

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...