Ana içeriğe atla

CİN ŞİŞEDEN ÇIKTI Bİ KERE!


Birkaç gündür sosyal medyada bir video dolaşıyor. Bir hanım kızımız, "Tamam biz şimdi beraber çalışabiliyoruz; beraber okuyabiliyoruz; fakat camiye geldiğimizde direk arka safta kalıyoruz" diyor. Bu bayan hakkında şahsiyetini rencide edecek derecede ağır pek çok yorum gördüm. Eleştiriye sözüm yok. Herkesin eleştiri hakkı vardır. Belli kurallar çerçevesinde herkes eleştiri yapabilir ve bu söyleme niye katılmadığını ifade edebilir; ama aşağılamak niye!

Bayanın konuşmasına gelince maksadı hakkında birkaç ihtimal var:
Bir anda mikrofon uzatılınca diyeceklerini tasarlamadan ve söylediklerinin önünü sonunu hesap etmeden bu lafı etmiş olabilir. Fıkıh kuralına göre kadınların cemaate katıldığında namazı arka safta kılması gerektiğini bilmiyor olabilir. Kuralı bilmesine rağmen kadın-erkek eşitliği söylemlerinin etkisinde kalarak bu kuralı kabullenememiş ve tepkisini bu şekilde dile getirmiş de olabilir. Eleştirilerin hemen tamamının bu ihtimale binaen yapıldığını söyleyeyim. 

Bunlar haricinde bir de şu ihtimal var: "Camiye geldiğimizde direk arka safta kalıyoruz" diyerek maksadı aşan bir ifade kullanmış ise de bu bayanın maksadı şudur: "

Kadınlara camilerde namaz kılmaları için çok küçük bir bölüm ayrılıyor. Bu bölüm de caminin en karanlık, en izbe bölümü. İnsan tek başına namaz kılacak olsa o mekanda içini bir ürperti kaplıyor. Ayrıca caminin güzelliğini temaşa etmek ve manevi atmosferinden istifade etmek için ön kısmına girmeye yeltensek hemen bir hacı amca gelerek bizi azarlıyor ve buyurgan bir dille çıkmamızı söylüyor." 

Şahsi kanaatim bu bayanın asıl mesajının bu olduğu yönündedir ve tepki, -erkeklerin hoşuna gitmese de- haklı bir tepkidir ve Diyanet İşleri Başkanlığı bayanların camilerde ibadet şartlarını iyileştirmelidir. Esasında yanılmıyorsam iki yıl önce Diyanet bu konuda bir çalışma yapma kararı almıştı; ama son dönemdeki bazı olaylara bakılırsa -bunlar münferid birer olay değilse- bu konuda henüz herhangi bir somut atılmış gibi gözükmüyor. 

Eskiden okuyan ve çalışan bayanlar kayda değer bir sayıda olmadığı için kadınlara camide küçük bir mekan ayrılması yeterli oluyordu ve sayıca çok olmadıkları için kadınlar, bu uygulamaya dair tepkilerini dışa vurmamayı tercih ediyorlardı, dışa vuranların da sesleri duyulmuyordu. Bugün ise üniversite öğrencilerinin yarıdan fazla ve özellikle ilahiyat fakültelerinin üçte ikilik bir bölümü bayan öğrencilerden oluşuyor ve buna bağlı olarak çalışan bayanların sayısı da -herhangi bir istatistik bilmiyorum ama- eskiye nispetle önemli ölçüde arttı. Sadece bu da değil. Eskiden ev hanımlarının ev işleri haricindeki biricik etkinliği aynı apartman veya mahalledeki komşularına veya akrabalarına gitmekti. Belki bir de haftada bir pazara ve iki üç ayda bir tuhafiye veya züccaciye dükkanına giderlerdi. Şimdi ise ev hanımları da her yerde. Dolayısıyla camiler bu yeni duruma cevap verebilecek yeni bir dizayn kaçınılmazdır. Ama nasıl? Buna bir çırpıda cevap vermek mümkün değil elbette.
Görülemeyen ya da bir türlü görülmek istenmeyen gerçek şu: Toplum baştan aşağı değişti. Artık ne kadın eski kadın; ne de erkek eski erkek. Mevcut durumu bir sapma olarak görüp kadın-erkek ilişkilerinde tarım toplumunun alışkanlıklarına dönmeyi teklif etmenin sahici bir anlamı yok. Yapılması gereken şey, mevcut durumun bir takım ilkeler çerçevesinde nasıl düzenlenebileceği üzerine düşünmektir; eskiye dönmek değil.

Ne diyordu Mevlana: "Geçen geçmiştir cancağımız; artık yeni şeyler söylemek lazım."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...