Ana içeriğe atla

"EŞEK" VE "AT" METAFORUNA DAİR

Dünkü yazımda zikrettiğim "Akıllı eşek atla yarışa girmez" temsilinin bazı arkadaşlar tarafından doğru değerlendirilmediğini gördüm. Bu itibarla teşbihe dair malumu ilam kabilinden de olsa kısa bir bilgi versem iyi olacak.

Edebiyatta teşbih, istiare ve temsil gibi benzetmeye dayalı bazı söz sanatları vardır. Bu sanatların her birinde benzetilen, kendisine benzetilen ve benzetme yönü (vehc-i şebeh) gibi unsurlar bulunur. Bu unsurların en önemlisi hiç kuşkusuz benzetme yönüdür; çünkü benzetmeyi mümkün ve anlamlı kılan unsur budur. 

Belagatın bir fenni olan Beyan ilminin anahtar terimi ile ifade etmek gerekirse teşbih, kinaye, mecaz-ı mürsel vesair ifade yollarının hemen tümünde bir alaka (ilgi) bulunmak zorundadır. Mesela mecaz-ı mürsel külliyet-cüziyet, zarf-mazruf, ilk hal-son hal gibi bir alakaya dayalıdır. Mecaz-ı mürselin özel bir türü olan istiarenin alakası da teşbih/benzetmedir. Mesela bir kişi "Savaş meydanında bir aslan gördüm" dediğinde ormanların kralı olan yırtıcı hayvanı anlamadığımız gibi, bir kimsenin "Bakıyorum da sevinçten uçuyorsun" sözüne muhatap olduğumuzda da sözü söyleyen şahsın bize "kuş" dediğini düşünmeyiz. 

Her varlığın kendinde veya başkasına kıyasla öne çıkan bir özelliği vardır ve teşbih sanatları bu özelliğe dayanır. Mesela bir kimseyi aslana benzetiyorsak bu, dört ayaklı olması veya ormanda yaşaması bakımından değil; cesareti bakımındandır. Tilkiye veya çakala benzetiyorsak uyanıklığı bakımındandır. "Vay çakal vay!" dediğimiz şahsa çakal diyerek hakaret etmiş olmayız, onun uyanıklığına telmihte bulunmuş oluruz. 

Benzetme kendisine benzetilenin "kendinde" öne çıkan bir vasfa dayalı olabileceği gibi, "başkasına kıyasla" öne çıkan bir vasfına dayalı da olabilir. Mesela bir kimse inatçılık bakımından eşeğe benzetilebilir; çünkü inatçılık eşeğin tabiatında mevcut bir özelliktir. İnat etti mi yerinden bir milim kıpratmak mümkün değildir. "Akıllı eşek atla yarışa girmez" sözünde ise ata kıyasla yapılmış bir benzetme söz konusudur. Çünkü bir eşek, ne kadar hızlı koşarsa koşsun at kadar hızlı koşamaz. Dolayısıyla onunla girdiği yarışta hüsrana uğraması muhakkaktır. 

Seçim yarışı ile ilgili olarak zikredilmiş olan işbu temsil esasen son derece zahir ve anlaşılır olmasına rağmen, adaylardan birine hakaret olarak algılanması veya nezd-i ilahideki değer ile ilişkilendirilmesi şayan-ı hayrettir.

Sosyal medyanın cilvelerine bak ki bir ironi yaparsın ve kendini gönderinin altına "bu bir ironidir!" notunu düşmek zorunda hissedersin. Bir teşbih veya temsil yaparsın ve bunu izah etmek için bi dolu laf etmeye mecbur kalırsın. Yazsan bir türlü, yazmasan bir türlü.  
Vallahu a'lem.

Osman GÜMAN 25.04.2018

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...