Ana içeriğe atla

YA HEP YA HİÇ

Bir söz vardır "Sevgi, insanı sevdiğine karşı kör ve sağır eder" diye. Sevginin zıddı olan nefret de öyle. Kişi birinden nefret etti mi onun iyi ve övgüye değer yanlarını da görmez oluyor. Ne yazık ki şahıslara, kurumlara, devletlere ve eski ve yeni ilim adamlarına karşı tavrımız hep bu şekilde oluyor; merceği sevdiklerimizin iyi özelliklerine tutarak kötü yanlarını kabul etmemek için bin dereden su getiriyoruz ya da dünyanın en beter insanı gibi kabul edip öyle lanse ediyoruz.
Osmanlı devletine karşı gösterilen tepkiler bunun tipik örneğidir. Bazı kesânın Osmanlıya karşı tavrı takdis düzeyindedir. Bu itikada sahip olanlara göre Osmanlı padişahlarının hemen hepsi adeta birer evliyadır. Kardeş katli gibi, yanlış olduğu dile getirilen ve eleştirilen bir takım uygulamaların ise mutlaka haklı bir gerekçesi vardır.
Osmanlı alerjisi olan bir takım zevat ise adeta redd-i miras ederek her fırsatta Osmanlıyı eleştirmeyi, hatta Osmanlıdan geriye kalan üç beş hanedan üyesine her fırsatta hakaret etmeyi, laf sokmayı bir marifet bilirler. Türkiye Cumhuriyeti mevzu bahis olduğunda ise roller değişir. Bu sefer de Cumhuriyetin faziletleri rezilete, reziletleri fazilete dönüşüverir.
Bir kanaat önderini veya siyasi parti liderini seviyor veya nefret ediyorsak yine aynı tavrı gösteririz. Ya bir peygamber gibi yüceltir ya da şeytanla akraba ederiz. Hz. Peygamber'in bile bir takım konularda yanlış tercihlerde bulunduğunu ve vahiyle düzeltildiğini bilmemize rağmen önderimize, liderimize toz kondurmayız.
Sözün özü değerlendirmeye tabi tutarak iyi olanı alıp kötü olanı atmak, ayıklamak meşakkatli geliyor bize. Bu yüzden ya toptan kabul ediyoruz ya da toptan reddediyoruz. Kim uğraşacak değil mi ya!
Ne diyordu bir şarkıda: "Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde!"

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...