Ana içeriğe atla

TÜREDİ BAYRAM TEBRİĞİ: "BAYRAMSA BAYRAMINIZ..."

Yarın arefe ve 1 Eylül itibarıyla kurban bayramını idrak edeceğiz. Çoğu bayramda olduğu gibi maalesef yine "Yarab! Bu karanlık gecenin yok mu sabahı?" dedirtecek cinsten büyük bir acı ile bayramı karşılıyoruz. Arakan'daki katliam haberleri dolayısıyla sosyal medyada yine "bayramsa bayramınız..." şeklindeki gönülsüz bayram kutlamaları sökün edecek. 2014 yılının Ramazanında da İsrail'in Gazze'ye saldırısı gündemdeydi ve o bayramda da benzer içerikte bayram mesajlarına sıkça maruz kalmıştık ve o gün şu paylaşımı yapmıştım: 
***
"Gazze meselesinin etkisiyle bazı arkadaşların profilinde isteksiz ve gönülsüz tebrikler ya da 'bayramsa' gibi kayıtlarla şartlı tebrikler görüyorum. Onların duygularını anlıyorum; ama önemli bir hususa dikkat çekeyim: Ramazan ve Kurban bayramları bir festival ve şölen değil; bir ibadet ya da ibadetin mütemmim cüzüdür. Bayramlarda biz eğlenceler tertip etmeyiz. Büyükleri, eşi dostu ziyaret eder dua alırız. Diğer yandan insan denen varlık sürekli üzülebilen veya hep neşeli kalabilen bir varlık değildir. En kötü anımızda iken bile söylenen bir söz veya meydana gelen bir olay asık suratımıza bir anda tatlı bir tebessüm kondurabilir. Dolayısıyla "Ya Gazzenin acısını yaşarız ya da onu unutup bayram ederiz" gibi bir ikilemi isabetli bulmuyorum. Bırakınız insanlar hem Gazze için üzülsünler, hem de birbirinin bayramını içtenlikle tebrik etsinler."
***
Şunu da ilave edeyim: 1400 yıllık İslam tarihi boyunca gerek müslümanlar arasında ve gerek müslümanlarla gayrimüslimler arasında pek çok çatışma ve savaş olmuş, deprem vesair felaketler yaşanmış; ama "bayramsa bayramınız..." tarzında bir bayram tebriğine rastlanmamıştır. Bu isteksiz tebrik tarzı bizim hayatımıza önce cep telefonları ile girmiş, sosyal medya ile de yaygınlık kazanmış türedi bir adettir. Bayram tebrik mesajı yayınlamamak bir tercihtir; ama yayınlanacaksa güzelce ve usulüne uygun bir şekilde yayınlanmalıdır.
***
Allah, Arakan'da budistlerin vahşice saldırıları sonucunda şehit olan kardeşlerimize rahmet etsin, hayata kalanlara sabr-ı cemil lutfetsin. Onlara bu zulmü reva görenleri kahhar ismiyle kahru perişan etsin. Bu zulme engel olma imkanına sahip iken kılını kıpırdatmayan her kim varsa onları da bildiği gibi yapsın!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...