Ana içeriğe atla

TÖVBE KAPISI KAPANDI DA HABERİMİZ Mİ YOK?

İnsan, hata yapan, yanılan, yanılgılarıyla tecrübe kazanan ve günbegün gelişme istidadına sahip olan bir varlıktır. Önemli olan hata yapmamak değil; hatalarından ders çıkarabilmektedir. Can çekişmeye başlamadığı sürece tövbe kapısı herkese açıktır.
Ne var ki kimileri bu konuda dışlayıcı ve aşağılayıcı bir tutum sergileyerek birinin eskisinden farklı bir görüşü/düşünceyi dile getirdiğini görünce derhal "Sen değil miydin daha düne kadar şöyle diyen; şunları yapan? Ne oldu da şimdi böyle söylüyorsun. Takiyyeci seni! Dönek seni!" tarzı cümleleri sıralayıveriyorlar. Sanırsınız bu beyefendiler analarından doğdukları hal üzere duruyorlar. Hiçbir düşünceleri, dünyaya dair hiçbir bakışları değişmemiş, hep sabit kalmışlar.
Tabakat kitaplarında bazı müctehidlerin bazı görüşlerinden rucu ettikleri söylenir. Mesela Ebu Hanife yaklaşık 20 kadar meselede görüşünü değiştirmiştir. Şafii Irak'tan Mısır'a gidince fıkhî görüşlerinin yarıya yakınını değiştirmiştir. 30 yıl Mutezile iklimini soluyan Eş'arî bu görüşlerinin pek çoğundan rucu etmiştir. Gazzalî, altı yıllık uzlet hayatının ardından ilmî serüveninde büyük bir kırılma yaşamıştır. Vardıkları sonuç eğridir, doğrudur, bu ayrı mesele; ama bir insan, yaşadığı, okuduğu ve yeni yeni tecrübeler kazandığı sürece değişimden kaçamaz. Asıl sıkıntılı olan ve eleştirilmesi gereken husus, yıllar yılı hiçbir değişiklik yaşamamak, hep yerinde sabit kalmak ve tabir yerinde ise suya girip ıslanmadan çıkmaktır.
Diyelim ki sen, feraset sahibi olduğun için en baştan beri doğru üzerinde sabit-kadem oldun; duruşunu hep korudun; muhabatın ise hatasını geç farketti; ama hatada diretmeyip vazgeçti. Hatasını geç de olsa fark edip doğruya dönebilmek de bir erdem değil midir? Sürekli kendi duruşunu örnek göstererek başkalarını ezmek niye? Allah'ın kayd-ı hayat şartıyla daima açık tuttuğu tövbe kapısını hangi üstün vasıflara sahip olursa olsun bir fani, insanlardan esirgeme yetkisine sahip midir?
Osman Güman, 16.07.2017

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...