Ana içeriğe atla

TARİHİ ESERLERE KARŞI NEDEN BU KADAR KAYITSIZIZ?

Kayseri'de baba ocağında geçirdiğimiz güzel bir bayramın ardından bugün kadim bir dost, eşim ve oğlum ile beraber İmam Hatipteki öğrencilik yıllarımızdan kıymet verdiğimiz bir hocamızı ziyaret için Gesi Bağları türküsüne adını veren Gesi'ye gittik. Bu vesile ile Gesi yakınlarında yer alan tarihte ilk yazılı belgenin bulunduğu Kaniş Karum Kültepe höyüğünü ve Gesi mesire alanında yer alan güvercin evlerini ziyaret ettik ve bir de tesadüfen harabeye dönmüş bir kiliseyle karşılaştık. Kayseri eskiden Ermeni nüfusun çok olduğu şehirlerden biri olduğu için gittiğiniz herhangi bir yerleşim yerinde onlardan bir eser bulmanız vaka-i adiyeden sayılır.
Rast gele karşımıza çıkan kiliseye bir göz atalım dedik. Atmaz olaydık. 1600'lü yıllara ait olan kilisenin zemininde muhtemelen altın aramak için sökülmedik taş kalmamış, hemen hemen bütün duvarlarına aşk ilanı ve küfürlü sözler yazılmıştı. Hatta el ile ulaşmanın mümkün olmadığı sütünların yüksek kısımlarında bile bu türden yazılar yazıldığını görünce bunu nasıl yazmışlar diye hayret ettik.
Daha ilginç olan ise Kültür Bakanlığının 500 yıllık bir eser ile ilgili hiçbir restorasyon çalışması yapmamış olması idi. Hatta bırakınız restorasyonu kilisenin içinde veya dışında Kültür Bakanlığından bir yetkilinin oraya uğradığına dair -bir tabela da dahil- en ufak bir işaret yoktu. Belli ki yıkılsın diye kocaman mabed kaderine terk edilmişti.
Arkadaş yolumuzun üstünde Germir mahallesinde bir kilise daha olduğunu söyleyince oraya da uğrayıp şehre ondan sonra dönmeye karar verdik. O kilise de aşağı yukarı aynı tarihlerde inşa edilmiş bir Ermeni kilisesi idi. Öncekine nispetle daha küçük, daha az tahrip edilmiş olmakla birlikte oradaki manzara da tatmin edici olmaktan çok uzaktı ve tesedüfe bakın ki Kültür Bakanlığımız buraya da hiç uğramamış gibiydi. Kilisenin hemen aşağısında oturan aile bizi misafir etti ve bir süre sohbet ettik. Kilise hakkında verdikleri bir bilgi dudak uçuklatacak cinstendi. Kilise birinin özel mülkü imiş. Zamanında yıkmaya çalışmış becerememiş, devlet engellediği için değil, teknik imkansızlıktan dolayı. Ayrıca arsayı satmak için çok yüksek para istiyormuş. Haliyle benim arsamın üzerinde tarihi bir yapı olsa ben de yüksek para isterim, ama bir kilise arazisini özel bir şahsın mülk edinebilmiş olması doğrusu tam bir basiretsizlik örneğidir ve bunun nasıl ve hangi devlet yetkilileri eliyle gerçekleştiği merakımı muciptir.
Hasılı sözü uzatmayayım. İki tarihi eserin, daha doğrusu harabenin hal-i pürmelalini görünce "Bu ülkede kültür bakanlığı var mı? Varsa ne işe yarar?" diye sormadan edemedim. 
Altı üstü İki harabe kilise. Bu meseleyi niye dert ettin ki diye düşünenler olabilir. Bunun için pek çok sebep zikredebilirim ama sadece şu üç hususa işaret etmekle yetineyim:

Dert ettim; çünkü kilise de olsa bu topraklar üzerindeki her tarihi eser Anadolu kültürünün bir parçası olduğu için kıymetlidir.
Dert ettim, çünkü bu eserlerin korunması dini ve tarihi turizmi canlandırır, turizm ise ekonomiyi. En eski medeniyetlere beşiklik etmiş olan bu coğrafyanın dini ve tarihi turizmde dünya ülkeleri içinde birinciliğe oynaması gerekir. Ama böyle bir kültür siyasetiyle olmaz bu.
Dert ettim, çünkü İslam'ın ötekine bakışı hoşgörü esasına dayalıdır. Yeri geldiğinde hepimiz atalarımızın Anadolu'da yaşayan gayrimüslimlerle nasıl iyi komşuluk ilişkisi kurduklarını ve onları dışlamadıklarını ballandıra ballandıra anlatırız. Şayet bu doğru ise -ki tevatür derecesinde bir bilgidir- o zaman onlardan kalan hatıraya geçmiş güzel günlerin hatırına saygı duymamız gerekir.
Kudüs'ü fethettiğinde "Ömer burda namaz kıldı" diye müslümanlar burayı camiye çevirir endişesi ile bir kilise de namaz kılma teklifini geri çeviren Hz. Ömer, benim bugün gördüğüm manzarayı görseydi "Müslümanlar ne ara "öteki"ne karşı bu kadar duyarsız oldular?!" diye oturup hüngür hüngür ağlardı.
Anadolu'nun dört bir yanında yerli halkın insafına bırakılmış, devletin el atmasını bekleyen daha nice tarihi eser vardır kim bilir?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...