Ana içeriğe atla

NE BU ŞİDDET BU CELAL!

Facebook'ta Nurettin Yıldız'ın Sinop'ta vereceği konferansın iptal edilmesini eleştiren ve Yıldız'a destek çıkan yazılara rastlayınca şöyle bir yakın geçmişe yolculuk ettim ve Mehmet Azimli'nin Fırat Üniversitesi'ndeki konferansının iptal girişimini, Dücane Cündioğlu'nun İstanbul İlahiyat Fakültesindeki konferansının bir öğrenci grubu tarafından protesto edilmesini, Mustafa Öztürk'ün Genç İlahiyat programında bir grup öğrenci tarafından protesto edilerek programın sabote edilmesini ve nihayet Mehmet Okuyan tarafından Üsküdar'da belediyeye ait bir kurumun çatısı altında bir süredir yürütülmekte olan tefsir derslerinin bir takım baskılar üzerine kendisine haber dahi verilmeden tek taraflı olarak iptal edilmesini hatırladım.

Nurettin Yıldız, Mehmet Azimli, Dücane Cündioğlu, Mustafa Öztürk ve Mehmet Okuyan. Beş birbirine benzemez; ama hepsine karşı hal diliyle şöyle diyen ortak bir tavır:
"Hakikat diye bir şey varsa o benden sorulur. Bir şeyin doğru veya yanlış olduğu konusunda karar mercii yegane benim. Hakikat benim tekelimdedir, hatta ben hakikatin mücessem haliyim. Ete kemiğe büründüm, hakikat diye göründüm. Dolayısıyla başkaları ya benim gibi düşünmeli ya da susmalıdır. İfade özgürlüğü diye bir şey vardır; ama sadece bana aittir. Bu sebeple ben konferanslar vererek görüşlerimi özgürce dile getirebilirim; bana kimse mani olamaz. Mani olmaya kalkışan olursa buna da derhal vandalizm etiketini yapıştırırım. Ama benden başkası ifade özgürlüğünden dem vurup konferans vermeye kalkışırsa onu susturmak için elimden geleni ardıma koymam. Vandalizmin dikalasını yaparım."
Dindar veya laik hangi kesimden gelirse gelsin bu tavır, kınanması gereken bir faşizm ve despotluk olup birlikte yaşama kültürünün ocağına incir ağacı dikmektedir. Başkalarının da bizim gibi ifade özgürlüğü bulunduğunu kavrayamadığımız ve farklı söylemleri kabul etmesek dahi saygıyla karşılamayı öğrenmediğimiz sürece bir arpa boyu yol alamayız. Sözün özü: Gittiğimiz yol yol değil.
Allah encâmı hayreyleye!

Osman Güman, 14 Mayıs 2016

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...