Ana içeriğe atla

MUHAFAZAKARLIK VE İSTEMEZÜKÇÜLÜK

Muhafazakârlık, mevcudu olduğu gibi korumaya meyilli olmak ve değişikliğe, özellikle de hızlı değişikliklere açık olmamaktır. Mevcudu koruma dürtüsü genellikle dinden ve örf adetlerden kaynaklandığı için Türkiye'de dine önem verenler ve örf adetlere bağlı olmayı savunanlar muhafazakar/sağcı olarak nitelenir. Buna karşın solculuk değişmeden yana tavır almak ve devrimci olmakla ilgili bir kavramdır. Bununla birlikte günümüz Türkiye'sinde roller değişmiş gibidir. Çünkü solcu olarak bildiğimiz çevreler uzun zamandır değişime karşı bir duruş alırken; muhafazakâr bildiğimiz çevreler her türlü değişimi destekleyen bir tavır göstermektedir. Dolayısıyla mevcut durum itibarıyla muhafazakâr kelimesi, hiçbir kriter gözetmeksizin hükümet tarafından yapılan bütün değişikliklere karşı çıkan solculara daha layık bir terim gibi durmaktadır. Gözüken o ki değişiklik, içeriğine göre değerlendirilmemekte, aksine kimin yaptığına bağlı olarak olumlu veya olumsuz addedilmektedir. Rousseau aşağıdaki paragrafta muhafazakârlığı çok iyi betimlemektedir:
"İnsanlar gibi, ulusların da çoğu yalnız gençliklerinde yumuşak başlıdırlar; yaşlandıkça yola gelmez olurlar. Bir kez töreler yerleşip kör inançlar kökleşti mi artık onları düzeltmeye kalkışmak hem tehlikeli, hem boşunadır. Halk, ortadan kaldırmak için bile olsa dertlerine kimsenin dokunmasını istemez, tıpkı hekimi görünce titremeye başlayan akılsız ve ödlek hastalar gibi." (Toplum Sözleşmesi, s. 41-42)
Takriben 100 yıldır yürürlükte olan parlamenter sistem, Türkiye'de ağır aksak yürümekte, ikide bir koalisyonlarla ve ardından darbelerle kesintiye uğramaktadır. Mevcut haliyle bu sistemin Türkiye şartlarına uygun düşmediği ortadadır. Özellikle de bir önceki referandum ile mevzuata giren cumhurbaşkanının seçimle iş başına geliyor olması neticesinde çift başlılık had safhaya çıkmış ve parlamenter sistem tam bir sistemsizlikle sonuçlanmıştır. Ak Parti'nin Ahmet Necdet Sezer'li ilk dönemi hatırlandığında iki ayrı ideolojiye mensup bir hükümet ile cumhurbaşkanının Türkiye için nelere mal olabileceğini tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktur.
Sıkıntı bu kadar açık olmasına rağmen Cumhuriyet Halk Partisi, statükocu bir tavırla Meclis'te başkanlıkla ilgili müzakerelere katılmamış, dolayısıyla yasama-yürütme-yargı kuvvetleri arasında dengenin nasıl kurulacağı hususunda görüş bildirip daha mütekamil bir paket çıkmasını sağlayarak olumlu bir katkı sunmak yerine istemezükçü bir tavır sergilemeyi tercih etmiştir. Şayet referanduma sunulan düzenlemede bir takım eksikler ve yanlışlıklar var ise bunda CHP'nin oyun bozanlık yapmasının payı da vardır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KAŞ YAPAYIM DERKEN

İsmi bende mahfuz bir arkadaş, İslam diniyle tanışma sürecini anlattığı bir mektup göndermiş. Evvel emirde çok da İslamî olmayan bir hayat sürerken İslam dinine dair kendisini bir merak sarması üzerine bilgilenmek amacıyla dine dair bir takım kitaplar okumaya başlayınca farklı cemaat ve gruplara mensup arkadaşlarının güya iyiliği için yaptıkları müdahaleler yüzünden nasıl bir o yana, bir bu yana savrulduğunu ve bu cendereden kurtulmak için çareyi yabancı bir davetçinin videolarını izlemekte bulduğunu söylüyor. Bu arkadaşımız lütf-i ilahî ile bir yolunu bularak bu sancılı süreçten kurtulup sahil-i selamete çıkabilmiş? Peki ya çıkamayanlar, "sizin dininize de, size de..." diyerek gerisin geriye eski hayatına dönenler, yanlış yönlendirmelerimiz yüzünden göz göre göre ateizmin kucağına ittiklerimiz, uçuruma yuvarladıklarımız? Söyler misiniz, bu vebal kime ait? Bir yanda son derece dar, dışlayıcı ve ötekileştirici bir ehl-i sünnet yorumu, öte yanda züccaciye dükkanına giren fil...

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET

Sarıklı Türkçü namıyla meşhur Halim Sabit Şibay'ın "Ulema ve talebe-i ulum efendilere: ıslah-ı medaris münasebetiyle" adlı bir risalesinde ilginç bir pasaj gördüm. Yazar, Arapları kastederek şöyle diyor: "Maamafiyh, hallerine bakmadan bilumum urbân (araplar), kendilerini hakiki bir müslüman zannederek bir türk gördükleri zaman "nasranî" (hıristiyan) demeye cesaret ediyorlar. Demek oluyor ki biz bunlar ile beş altı yüz seneden beri bulunduğumuz halde k endimizin hak müslüman olduğumuzu bunlara anlatamamışız." Daha dokuz on sene öncesine kadar arap ülkelerine giden arkadaşların adeta ağız birliği ettiği bir husus vardı: "Camide birlikte namaz kılıyoruz. Camiden çıkınca tanışıyoruz ve bize "müslüman mısın?" diye soruyorlar. Böyle bir soruyla karşılaştığımda çok canım sıkılıyordu" diye anlatıyorlardı. Şükür ki biz, Ürdün'de bir iki istisna haricinde böyle bir şey tercübe etmedik ama belli ki bu hal yeni değilmiş ve tarih sürek...

HAVADAN NEM KAPMAK

Türkçede, aralarında bir takım nüanslar olsa bile hepsi bir tür alınmayı ifade eden pek çok kelime mevcut. Bir çırpıda akla gelenler şunlar: "Alınmak, kırılmak, gücenmek, gocunmak, incinmek, rencide olmak, küsmek, gönül koymak, darılmak..." Bunlar arasından özellikle gocunmak, içerdiği bir nükte ile dikkat çeker. "Sen neden gocunuyorsun!" ya da "Yarası olan gocunur." sözlerinde olduğu gibi gücenmenin durduk yere, sebepsiz gerçekleştiğini ya da şahsın kendisinde mevcut bir sebeple gerçekleştiğini sezdirir. Yakın anlamlı bunca sözcük olması gücenmenin çok yaygın bir olgu olduğunun göstergesidir. Yaygındır; çünkü bireyler arasında derece farkı olsa da insan, doğası gereği alıngandır. Bir sözünüzden, davranışınızdan, hatta gülüşünüzden öyle bir mana çıkarır ki çıkan manaya şaşırıp kalırsınız. Bir kısım alınganlıkların haklı sebepleri olsa da kâhir ekseriyeti,yanlış anlama kaynaklıdır. Çoğu zaman durduk yere alınmayı da beraberinde getiren yanlış anlamaya da...