Ana içeriğe atla

MOTİVASYON DIŞINDA HER ŞEY TEFERRUATTIR

Soru: Doğuda bir İmam Hatip Lisesinde İHL. meslek dersleri öğretmeniyim. Öğrenciye nasıl yaklaşılmalı. Nota endeksli yalın bilgi öğretiyoruz ve bundan çok rahatsız oluyorum. Hocam değerli fikirlerinizi paylaşıp bir yol haritası çizebilir misiniz?
Cevap: Din eğitimi konusunda uzman değilim. Bu konuda yeterli donanıma sahip olan akademisyen arkadaşlarım daha doğru cevap verebilirler. Bununla birlikte özetle şunları söyleyebilirim:
Klasik literatürde müellif, giriş bölümünde eserin konusunu ana hatlarıyla anlattıktan sonra eserin ait olduğu bilim dalının gayesinin ne olduğuna da değinir. Üniversitelerde hazırlanan yüksek lisans ve doktora tezlerinin giriş bölümlerinde de konu, amaç, yöntem ve kaynaklara dair bir değerlendirme yer alır. Giriş bölümü çoğu kişi tarafından bir angarya olarak görülse ve gelişi güzel yazılsa da okuru konuya hazırlamak için son derece önemli bir bölümdür.
Öğretmenlik mesleğinin de esasen bir eser yazmaktan farkı yoktur. Dolayısıyla her hangi branşta olursa olsun bir öğretmen, sene başında girdiği dersin genel olarak gündelik hayatta ne işe yarayacağını basit ve anlaşılır bir dille öğrenciye anlatmalı, yıl içinde de her bir konunun pratik faydalarına temas etmeyi ihmal etmemelidir. Bir konunun gerekliliği ve ileride bir şekilde işine yarayabileceği konusunda ikna edilmemesi halinde öğrenci o derste motivasyon sağlayamaz.
Sözgelimi Matematik dersinde havuz problemlerinin amacının öğrenciye problem çözme yeteneği kazandırmak olduğu güzelce izah edilmezse havuz problemlerinin kendisi bir problem haline gelir. Bir önceki paylaşımın konusu olan "cümlenin ögelerini bulma" meselesi de böyledir. Şimdi dil bilgisi derslerinin ne şekilde icra edildiğini bilmiyorum; ama biz, cümle ögelerini bulmaya ilkokulda başlamış ve liseyi bitirinceye kadar devam etmiştik. İngilizce dersinde de benzer bir tecrübe yaşadık; ama yine de çoğu öğrenci ne layık-ı vechile dil bilgisi öğrendi, ne de İngilizce.
Bir ders yine ve yeniden ısrarla okutulmasına rağmen öğretimde istenen başarı elde edilemiyor ve içerik davranışa dönüştürülemiyorsa yöntemden ve öğretim tekniklerinden ziyade, güdülenmede sorun var demektir. Güdülenme sağlanabilirse kötü bir yöntemle de öğretmek mümkündür; sağlanamamış ve öğrenci öğrenmeye ikna edilememişse en iyi yöntem ve teknolojiden de istifade edilse eğitim faaliyeti başarısız olmaya mahkumdur.
Hasılı, öğrencinin motivasyonu sağlanmadığı ve öğrencinin eğitim-öğretim faaliyetine kendi isteği ile katılımı temin edilemediği sürece öğretici, deveyi amuduyla da yutsa, iki takla bir perende de atsa öğrenme çıktıları arzulanan gibi olmayacaktır. Sınav ve sınıf geçme saikiyle görece bir başarı elde edilse bile bu, serap gibi aldatıcı bir başarıdır.
Özellikle din eğitimi hocalarımızın ve bilfiil sahada çalışan öğretmenlerimizin katkı ve eleştirilerini beklerim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...