Ana içeriğe atla

KUTLU DOĞUM HAFTASINA DAİR

Soru: "Hocam, bir hususu merak ediyorum. Özellikle siz ilahiyatçılar, mübarek gecelerde o gecelere mahsus ibadet yok, ölenin kırkı, ellisi yok diye itirazlar yapıyorsunuz. Ama bu kutlu doğum kutlamalarına herhangi bir itiraz yöneltmiyorsunuz? Özellikle kurslarda Diyanet İşleri Başkanlığı Kutlu Doğum etkinlikleri yapıyor. Bu konudaki kanaatiniz nedir?"

Dinde bir aslı bulunmayan ve ona sonradan katılan ibadet niteliğindeki uygulamalara bidat denilir. Nitekim Hz. Aişe'den gelen bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v.) "Her kim bizim bu işimize ondan olmayan bir şey katarsa o kendisine iadedir" buyurmuştur.
Bidat meselesi hassas bir meseledir ve muamelattan ziyade, dinin ibadet ve inanç boyutlarıyla ilgilidir. Fıkıh bilginlerinin genelinin ve günümüzde ilahiyatçıların toplumumuzda mübarek geceler olarak bilinen gecelerde kılınan namazlara ve o gecelerin gündüzlerinde tutulan oruçlara yönelik tepkileri bu namaz ve oruçların sahih hadis kaynaklarında yer almayan, Gazzali'nin İhyası ve Geylanî'nin Gunyetü't-talibîn'i gibi tasavvuf kitaplarında zikredilen uydurma rivayetlere dayanıyor olmasından ve bu ibadetlere dinî bir mahiyet kazandırılmasından dolayıdır. Yani teknik tabiri ile bu ibadetlerin tümü sanki dinin bir parçası imiş gibi takdim edildikleri için "bidat"tır.
Kutlu Doğum Haftası ve bu hafta içinde düzenlenen etkinlikler ise dinî değil; kültürel faaliyetlerdir. Kültürel faaliyetlerin din ile herhangi bir ilgisi olmadığı gibi, bu hafta içinde yapılması tavsiye edilen herhangi bir ibadet de yoktur. Kutlu doğum Haftası etkinliklerinin en temel özelliği ve amacı Hz. Peygamber'in güneş takvimi esasına göre tespit edilen doğumu -her ne kadar tespitinde bir takım ihtilaflar bulunsa da- vesile edinilerek dinin toplumu ilgilendiren önemli bir vechesi hakkında bir duyarlılık oluşturulmasıdır. Mesela bu yıl tespit edilen konu "Hz. Peygamber ve Güven Toplumu" başlığını taşımaktadır. Bu başlık, dinin ahlâkî boyutuna vurgu yapılması ve toplumda ahlak ve güven duygusuna dair bir duyarlılık oluşturulması için önemli bir fırsattır.
Kutlu doğum haftasına yönelik eleştirilere gelince bu yıl özel bir gündem olarak önümüze sürülmüş olmakla birlikte bu eleştiriler yeni olmayıp Nisan ayına sabitlendiği 1994 yılından bu yana sürmektedir. 
(Öteden beri Kutlu Doğum Haftasına yöneltilen eleştirilerin toplu bir listesi için https://tr.wikipedia.org/wiki/Kutlu_Do%C4%9Fum_Haftas%C4%B1sayfasına bakılabilir.)

Bu eleştirilerin en önemlileri niye hicri takvimin değil; miladi takvimin esas alındığı; bidat olduğu, FETÖ lideri Gülen'in doğum tarihi ile ilişkisinin olduğu ve dolayısıyla bu değiştirmeyi FETÖ'nün özellikle tasarladığı ve son olarak 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramını gölgede bırakmak için özellikle tasarlandığı başlıklarında toplanabilir.
Bu konulardaki kanaatimi özetle arzedeyim: 
Kutlu Doğum Etkinlikleri 1989 yılında Mevlid Kandiline denk gelen 12-17 Ekim haftasında kutlanmış ve etkinlik beş yıl boyunca bu şekilde sürdürülmüştür. Ancak kamerî takvimin yılda 11 gün geriye gitmesi sebebiyle Kutlu Doğum Etkinlikleri yaz tatiline denk gelmiş ve 1994 yılında -bir görüşe göre- Hz. Peygamber'in miladi doğum yıldönümü olan 20-27 Nisan Tarihleri arasında kutlanması düşünülmüş ve fakat 27 Nisan'ın Gülen'in doğum gününe denk gelmesi ve yanlış anlamalara sebebiyet verebileceği endişesiyle 20-26 Nisan aralığı Kutlu Doğum Haftası olarak tespit edilmiştir. Bu uygulama 2007 yılına kadar sürdürülmüştür. Bu süreçte kutlu doğum haftası etkinliklerinin 23 Nisan'ın alternatifi olarak kutlandığı yolundaki eleştirilerden dolayı 2008 yılında bir hafta öne çekilerek 14-20 Nisan tarihleri arasında kutlanmaya başlanmış ve bu uygulama günümüze değin sürmüştür.

Kameri takvimden güneş takvimine geçişin başlangıcında bir defaya mahsus 27 Nisan'ın gündeme gelmesi ve projeyi Türkiye Diyanet Vakfına teklif ederek başlatan kurulun içinde Mümtaz'er Türköne'nin de isminin bulunması sebebiyle bu etkinliklerin bir FETÖ projesi olarak takdimi haksız ve isabetsizdir. Çünkü projenin asıl mimarı Türköne değil; Süleyman Hayri Bolay'dır. Türköne ise o dönemde doktorasını bitirme aşamasında veya yeni bitirmiş olan bir akademisyendir. Kaldı ki o dönemde Türköne'nin FETÖ ilişkisinin ne boyutta olduğuna dair bir bilgimiz de bulunmamaktadır. Şahsen ben Türköne'nin bu örgüte mensup biri olmadığını, sırf millet vekili adaylığı Ak Parti tarafından reddedildiği için garazkâr ve hasmane bir tutum içine girmiş bir şahıs olduğunu düşünüyorum.
12 Rebiüvvel'den Nisan ayına alınmasına gelince bunun da makul ve mantıklı gerekçeleri vardır. Çünkü kısa tarihçesinde ifade ettiğim gibi, 1993 yılında kutlu doğum etkinlikleri Ağustos ayına; yani yaz aylarına sarkmıştır. Herkesin ve özellikle de öğrencilerin tatilde olduğu bir dönemde kutlu doğum etkinliklerinin verimli bir şekilde sürdürülmesi pek imkan dahilinde gözükmemektedir. Bu uygulama devam ettirilmiş olsa idi zamanla sönükleşip akamete uğrayacak ve toplum üzerindeki etkisini kaybedecekti. Kaldı ki insanlar kendi doğum günlerinde hep miladi takvimi esas alırlar. Çünkü miladi takvim, kameri gibi değişken değil; sabittir. Aylar ile mevsimler arasında doğrudan bir ilişki vardır ve mesela Ocak ayı hep kışa; Ağustos ise yaza rastlar. Kaldı ki oruç ve hac gibi bir takım dini meseleler bir yana bırakılırsa bu çağın insanı bütün işlerinde miladi takvimi esas almakta ve kullanmaktadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in doğum gününün her yıl geriye gelmesini kameri takvimden bihaber olan çağın insanına izah kolay değildir.
Sonuç olarak kutlu doğum etkinlikleri hakkında şu değerlendirmeyi yapabiliriz: Kutlu Doğum Haftası, bir ibadet değil kültürel bir faaliyet olduğu için bidat olarak değerlendirilmesi doğru değildir. F. Gülen'in doğum günüyle ilişki kurulması ve dolayısıyla bir FETÖ projesi olarak takdimi 17-25 Aralık ve devamındaki 15 Temmuz darbe girişiminin oluşturduğu FETÖ alerjisinden kaynaklanan haksız bir iddiadır. Nisan ayına alınmasını haklı kılan makul gerekçeler vardır. Dolayısıyla kutlamalarda israftan kaçınılması ve şova dönüştürmemesi şartıyla kültürel bir etkinlik olarak sürdürülmesinin yararlı olduğu kanaatindeyim.
Osman Güman, 23.04.2017

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...