Ana içeriğe atla

KAŞ YAPAYIM DERKEN

İsmi bende mahfuz bir arkadaş, İslam diniyle tanışma sürecini anlattığı bir mektup göndermiş. Evvel emirde çok da İslamî olmayan bir hayat sürerken İslam dinine dair kendisini bir merak sarması üzerine bilgilenmek amacıyla dine dair bir takım kitaplar okumaya başlayınca farklı cemaat ve gruplara mensup arkadaşlarının güya iyiliği için yaptıkları müdahaleler yüzünden nasıl bir o yana, bir bu yana savrulduğunu ve bu cendereden kurtulmak için çareyi yabancı bir davetçinin videolarını izlemekte bulduğunu söylüyor. Bu arkadaşımız lütf-i ilahî ile bir yolunu bularak bu sancılı süreçten kurtulup sahil-i selamete çıkabilmiş? Peki ya çıkamayanlar, "sizin dininize de, size de..." diyerek gerisin geriye eski hayatına dönenler, yanlış yönlendirmelerimiz yüzünden göz göre göre ateizmin kucağına ittiklerimiz, uçuruma yuvarladıklarımız? Söyler misiniz, bu vebal kime ait?
Bir yanda son derece dar, dışlayıcı ve ötekileştirici bir ehl-i sünnet yorumu, öte yanda züccaciye dükkanına giren fil gibi, önüne geleni kırıp döken, ne mezhep, ne meşrep, ne hadis ne sünnet tanıyan bir grup. Herkes birbirini suçluyor ve herkes hakikati parselliyor. Paylaşımdan yana olan, "seninde hakikatten bir payın olabilir" diyen maalesef hiç yok. Her kesimde son derece kesin ve kendinden emin, buyurgan bir dil: "İdeal bir müslüman olmak istiyorsan benim gibi ol!"
Bir yandan bütünüyle tekeline aldığın hakikatten kimseye zırnık koklatma; öte yandan iki de bir İslam kardeşliğinden dem vur. Hem "Din benim anladığımdan ibarettir. Yorum yapılacaksa da ben yaparım" de, hem de "müslümanlar kardeşdir" nutukları at. Bu ne perhiz ne lahana turşusu! Müslümanlar arasında kardeşliği bu bölücü, ayrıştırıcı, ötekileştirici ve bir o kadar da yaralayıcı dille mi tesis edeceksin? Elin gavurundan esirgemediğin şefkati, merhameti, kucaklayıcı tavrı din kardeşinden niçin esirgersin behey müslüman! Filler tepişirken aşağıda karıncalar can çekişiyor, haberin var mı? Ne zaman bu kör dövüşünden vazgeçip birlikten, dirlikten yana tavır alacaksın? Mezhebi, meşrebi ne olursa olsun hıristiyana değil; din kardeşine "Teâlev ilâ kelimetin sevâin beynena!" diyebileceğin üç beş cümlen de mi kalmadı?
Neyse, sözü uzattım. Ben sizi mektupla baş başa bırakayım. Bakalım, siz ne diyeceksiniz?
***
Yıl 2015, aylardan Eylül. Hayatımda büyük boşluklar hissetmemin 1. Yılı dolmuş. Bu boşlukları doldurma çabamın sürdüğü bir dönemde İslam ile buluştum. Bu buluşma bir kitapla oldu ki o Çağdaş fikir akımlarıdır (Muhammed Kutub 3 cilt). Boşluğu doldurma çabası içinde, malum Mülkiye’de okuduğumdan, ideolojiler üzerinde -ki özellikle komünizm üzerine- sürdürdüğüm okumalar beni türlü düşüncelere götürüyordu. Her neyse.. İslam ve din konuları üzerine ve biraz klasik dünya edebiyatı üzerine okumalar yapmaya ağırlık verdim. İslam ve din üzerine okumalar yaparken özellikle Aliya’nın İslam Deklarasyonu ve Doğu Batı arasında İslam kitabı İslam’a bakışımı olumlu hale getirmişti. Demek Müslümanım diye yaşayanlar İslam’ı bilmiyorlar diye düşünmeye başlamıştım, ben dahil olmak üzere. Bu arayı nasıl kapatırım diye düşünürken tefsir geldi aklıma ve bir hocanın videolarını indirip dinlemeye başladım. Başta çok değişik hiç bilmediğim şeylerden bahsetti. Özellikle Fatiha tefsiri beni çok etkilemişti.

Bir gün bir arkadaşım yanıma geldi ve bu hocayı mı dinliyorsun, vah kardeşim aman dikkat et bu böyledir, şöyledir google’a yaz bak neleri çıkacak gibi şeyler söyleyip beni korkutmuştu. Sonra bir başka hoca önerip onu izlememi tavsiye etti. Dedim bu çocuk herhalde bir şey biliyor ki böyle dedi (genelde bizlerin eğilimi, karşısındakini bir şey biliyor kabul edip ona inanmak üzere oluyor. Hele ki konuya yabancı olduğumuzu düşündüğümüzde kendine böyle emin bir şekilde yanımıza gelip öneriler veren insanlara kolayca inanırız.). Tavsiye ettiği hocayı dinlediğim günlerden birinde başka bir arkadaşım yanıma gelip beni gördüğünde, “Bu hocayı nasıl dinlersin! Bak şu sorunu var, aman ha dinin elden gider.” ve benzeri şeyler söyledi. Ve bir hoca tavsiye edip o da gitti yanımdan. Ben böyle yaklaşık 1-2 ay yanıma uğrayan kişilerin tavsiyelerini dinleyerek geçirdim din ile ilgili meraklarım olan bu dönemi. Yaşadığım çevre, kaldığım yurt bu konuları az-çok bilen eden, okuyan, ilahiyat lisans okuyan arkadaşlarla dolu olduğu için ben de onları dinliyordum. Özellikle Google’a herhangi bir hoca ismi yazıp durduğumda hocanın sapıklıkları, şuna küfrü, buna tekfiri vb. gibi şeyler çıktığına dikkat kesildim. Sanki özellikle yapılmış bir oyun gibiydi. İçinden çıkılmaz bir labirentti. Nihayet çözümü şöyle buldum, yurtdışından bir hoca buldum ve onun İngilizce veya çeviri videolarını dinlemeye başladım. Yine tefsirler üzerinden. Sonra ona uygun Türkiye’de kim ne diyorsa doğru kabul ettim. Kendime onu bir ölçü belirledim. Ona kimse laf edemiyordu; çünkü ya dilini bilmiyor ya da holiganik şeylerle ona yaklaşamıyordu.
Sanırım çevremde böyle arkadaşlarım olmasaydı ben bu farklı farklı hocaları dinleyemeyecektim. İlk başlarda çok zor bir süreçti. Söylemek ne kadar doğru bilmem ama içten içe “Başlarım sizin dininize! Böyle olacaksa hiç olmasın daha iyi!” dediğim zamanlar bile olmadı değil hani. Ama boşluğumu dolduracak başka bir şey bulamadığım için mecbur bu konular ile ilgileniyordum. Sonunda öğrendim ki bu tür tartışmalar ilmi camiada her dönem olmuş. İslamın ilk yayılmaya başladığı zamanlarda bile. Yavaş yavaş bu konular üzerine özellikle ayaküstü yapılan sohbetlerden kaçmaya başladım. Tartışmalardan uzak durup kimsenin taraftarlığını yapmamaya özen gösterdim. Başta her ne kadar bu dini öğrenmek için bir taraftan diğerine savrulsam da şimdi kitaplar üzerinden özellikle belli başlı eserlerden (bunları da defalarca tavsiye edilmiş eserler üzerinden seçerek) okumaya çalışıyorum. Ne kadar mı ilerledim, bir adım bile diyemem belki; ama masum bir şekilde dinini öğrenmek isteyen bir birey olarak, benim yaşadığım zorlukları kimse yaşamasın diye şu tavsiyeyi yapmak istiyorum:
"SİZ SİZ OLUN, BU DÜNYADAKİ HERHANGİ BİR ŞEYE TEK BİR AÇIDAN BAKARAK KENDİNİZİ SINIRLAMAYIN!"

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...