Ana içeriğe atla

GAYRİMEŞRU KAZANCI NE YAPMAK GEREKİR?

Bir takipçimden şöyle bir soru geldi:
"Hocam babam yaklaşık on yıldır faizle uğraşıyor. İhtiyaç sahipleri gelip babamdan borç para alıyorlar ve vade sonunda faiziyle ödüyorlar. Abilerim elde ettikleri geliri birkaç yıldır getirip babama veriyorlardı; ama ne ben ne de abilerim babamın böyle bir iş tuttuğundan haberdar değildik. Öğrenince kendisine yaptığının yanlış olduğunu söyledik, o da bunu bilmeden yaptığını söyleyerek tövbe etti. Geçmişte işlenen bu faiz günahından kurtulmanın yolu nedir?"
Öncelikle ifade edeyim ki zaman zaman çoğumuz akrabamızdan birinin veya sevdiğimiz, ekmeğini yeyip suyunu içtiğimiz ve kendisinden hiç ummadığımız bazı şahısların tefecilik gibi Allah’ın savaş açtığı böyle pis bir işe bulaştıklarına şahit olabiliyor ve bir şok hali yaşayabiliyoruz.
Alimlerimiz böyle gayrimeşru bir yolla elde edilen mal üzerindeki mülkiyeti, “habis/pis ve haram mülkiyet” olarak nitelemiş ve haram yolla elde edilen paranın/malın asıl sahibine iade edilme imkanı yoksa ihtiyaç sahibi olan fakir fukaraya tasadduk edilmesi gerektiğini söylemişler ve bunu diyanî bir borç saymışlardır. Faizden veya gayrimeşru işte elde edilen gelirin miktarı tam olarak bilinemiyorsa tahminî bir miktar belirlenerek bunun tasadduk edilmesi gerekir. Yalnızca tövbe edilmesi haram kazancı helale çevirmez.
Promosyon gibi faiz şüphesi bulunan gelirlere gelince kimileri promosyonda hiçbir beis olmadığını söylese de kanaatimce bu gibi meselelerde şöyle bir ayrım yapılması daha uygundur: Promosyon alan kimse, zekat yükümlüsü değilse ve önemli bir ihtiyacı varsa o parayı kendi ihtiyacı için kullanabilir; ama zekat vermekle yükümlü ise bu geliri sevap beklentisi olmaksızın ihtiyaç sahiplerine sarf etmesi daha uygundur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KAŞ YAPAYIM DERKEN

İsmi bende mahfuz bir arkadaş, İslam diniyle tanışma sürecini anlattığı bir mektup göndermiş. Evvel emirde çok da İslamî olmayan bir hayat sürerken İslam dinine dair kendisini bir merak sarması üzerine bilgilenmek amacıyla dine dair bir takım kitaplar okumaya başlayınca farklı cemaat ve gruplara mensup arkadaşlarının güya iyiliği için yaptıkları müdahaleler yüzünden nasıl bir o yana, bir bu yana savrulduğunu ve bu cendereden kurtulmak için çareyi yabancı bir davetçinin videolarını izlemekte bulduğunu söylüyor. Bu arkadaşımız lütf-i ilahî ile bir yolunu bularak bu sancılı süreçten kurtulup sahil-i selamete çıkabilmiş? Peki ya çıkamayanlar, "sizin dininize de, size de..." diyerek gerisin geriye eski hayatına dönenler, yanlış yönlendirmelerimiz yüzünden göz göre göre ateizmin kucağına ittiklerimiz, uçuruma yuvarladıklarımız? Söyler misiniz, bu vebal kime ait? Bir yanda son derece dar, dışlayıcı ve ötekileştirici bir ehl-i sünnet yorumu, öte yanda züccaciye dükkanına giren fil...

TARİH TEKERRÜRDEN İBARET

Sarıklı Türkçü namıyla meşhur Halim Sabit Şibay'ın "Ulema ve talebe-i ulum efendilere: ıslah-ı medaris münasebetiyle" adlı bir risalesinde ilginç bir pasaj gördüm. Yazar, Arapları kastederek şöyle diyor: "Maamafiyh, hallerine bakmadan bilumum urbân (araplar), kendilerini hakiki bir müslüman zannederek bir türk gördükleri zaman "nasranî" (hıristiyan) demeye cesaret ediyorlar. Demek oluyor ki biz bunlar ile beş altı yüz seneden beri bulunduğumuz halde k endimizin hak müslüman olduğumuzu bunlara anlatamamışız." Daha dokuz on sene öncesine kadar arap ülkelerine giden arkadaşların adeta ağız birliği ettiği bir husus vardı: "Camide birlikte namaz kılıyoruz. Camiden çıkınca tanışıyoruz ve bize "müslüman mısın?" diye soruyorlar. Böyle bir soruyla karşılaştığımda çok canım sıkılıyordu" diye anlatıyorlardı. Şükür ki biz, Ürdün'de bir iki istisna haricinde böyle bir şey tercübe etmedik ama belli ki bu hal yeni değilmiş ve tarih sürek...

HAVADAN NEM KAPMAK

Türkçede, aralarında bir takım nüanslar olsa bile hepsi bir tür alınmayı ifade eden pek çok kelime mevcut. Bir çırpıda akla gelenler şunlar: "Alınmak, kırılmak, gücenmek, gocunmak, incinmek, rencide olmak, küsmek, gönül koymak, darılmak..." Bunlar arasından özellikle gocunmak, içerdiği bir nükte ile dikkat çeker. "Sen neden gocunuyorsun!" ya da "Yarası olan gocunur." sözlerinde olduğu gibi gücenmenin durduk yere, sebepsiz gerçekleştiğini ya da şahsın kendisinde mevcut bir sebeple gerçekleştiğini sezdirir. Yakın anlamlı bunca sözcük olması gücenmenin çok yaygın bir olgu olduğunun göstergesidir. Yaygındır; çünkü bireyler arasında derece farkı olsa da insan, doğası gereği alıngandır. Bir sözünüzden, davranışınızdan, hatta gülüşünüzden öyle bir mana çıkarır ki çıkan manaya şaşırıp kalırsınız. Bir kısım alınganlıkların haklı sebepleri olsa da kâhir ekseriyeti,yanlış anlama kaynaklıdır. Çoğu zaman durduk yere alınmayı da beraberinde getiren yanlış anlamaya da...