Ana içeriğe atla

FETÖ'YLE MÜCADELE YERİNE FIRSATÇILIK YAPMAK

Devlet bütün kurumlarıyla teyakkuzda. Kurumlardan FETÖ'nün izlerini silmek için gayret sarfediyor. Her gün yüzlerce kişinin ait oldukları kurumlardan ilişiği kesiliyor, bir kısmı gözaltına alınıyor, bir kısmı tutuklanıyor. Ancak dağdaki çobandan cumhurbaşkanına kadar herkes bazı şeylerin ters gittiğinin farkında olmalı ki cumhurbaşkanı düşüncesini "at izi it izine karıştı" diyerek ifade ediyor. Kimileri "Bir bankaya para yatırmak, fetönün okulunda öğrenci okutmak gibi eften püften sebeplerle fetöye aidiyet mi tespit edilir? Madem bu kurumlar suçluydu o zaman neden şimdiye kadar bunları kapatmadınız da bu olanlara müsade ettiniz?" diye tepki gösteriyorlar. Bazı kimseler bir adım daha atarak cadı avı yapıldığını iddia ediyorlar. Kimileri ise bu günlerde sapla saman birbirine karışsa ve kurunun yanında yaş da yansa bile böyle kritik bir dönemde hükümetin yanında olmak gerektiğini ve er veya geç taşların yerine oturacağını, suların durulacağını söylüyor.
Bu konuya dair yaklaşık bir ay önce bir yazı yazmış ve fetöyle mücadelenin fırsatçılığa dönüştürülmemesi gerektiğini ifade etmiştim. Geldiğimiz noktada kanaatim değişmedi, aksine daha da güçlendi. Bazı işlerin ters gittiği ve kimi insanların fetöyle hiçbir organik bağı bulunmadığı halde çalıştıkları kurumlardan ilişiklerinin kesildiği muhakkak. Ancak bu konuda asıl eleştiriyi hak edenler, hükümet ve cumhurbaşkanı değil; kraldan çok kralcılık yapan ve haz etmediği kişilerden bu vesile ile kurtulmaya çalışan bürokratlardır.
Bu bürokratların bir kısmı, Akparti siyasetini kıyasıya eleştiren veya kendisiyle aynı ideolojiyi paylaşmayan, geçimsiz ve uyumsuz addettikleri kişileri bir tür yorumla fetöcü listesine dahil etmekte ve görünen o ki bağlı oldukları müdürlükler ve bakanlıklar da bürokratlarına güvenerek listede yazılı olan isimlerin hemen tamamını açığa almaktadır. Tam bu noktada cevap bekleyen bazı sorular var:
* Bürokrata bu derece güven doğru mudur?
* Listeyi hazırlayan idarecinin kripto fetöcü olmadığı tespit edildi mi?
* Bürokratın, fetöcü olmasa bile, Akparti aleyhtarı olmadığı ve sırf meseleyi sulandırmak için veya başka hesaplarla özel bir liste hazırlamayacağı biliniyor mu? 
* Din düşmanı bir kurum amirinin, ideolojik bir tavır sergileyerek kurumunda çalışan birkaç dindarı bu listeye eklemeyeceğinin garantisi var mı?

"At izinin it izine karıştığı" böyle bir ortamda bürokratına güvenerek gönderdiği listede yazılı isimleri fetöcü diye damgalamanın hırsıza ev bekletmekten hiçbir farkı yoktur. Karar mekanizmasının başında olanlar, bütün bu olumsuzlukların farkında olmalı, önlerine gelen listeyi bir çırpıda onaylamak yerine inceden inceye tahlil etmeli ve ilgili şahısların hakkında yeterli miktarda objektif kanıt yoksa durum netleşinceye kadar onlar hakkındaki kararı askıya almalıdır.
Son olarak bir hususa daha işaret edeyim: Kimi siyasiler ve destekçileri, "Falanca bankada hesabı olduğu için, çocuğunu filanca okulda okuttuğu için bir kişi işten mi atılır?" diyerek meseleyi sulandırmakta ve siyasi rant devşirmeye çalışmaktadır. Evet, falanca bankada hesabı olduğu için bir kişi işten atılmaz; ama bir personelin fetöyle bağlantılı olduğu çalıştığı kurumda zaten biliniyorsa veya "Falan bankaya para yatırıp bize desteğinizi gösterin" denildiği bir dönemde evini, arabasını satarak, başka bir bankadan kredi çekerek o bankaya para yatırmışsa bu, örgüte mensubiyet için somut ve güçlü bir delil teşkil eder. Böyle bir durum yokken sırf ilgili bankada hesabı bulunduğu için personelini FETÖ listesine yazan bir idareci ise ya bu işten anlamıyordur ya da başka hesapların peşindedir. Hükümet, FETÖ'yle etkin mücadele etmek istiyorsa işten anlamayan ve başka hesaplar güden idarecilerden ivedilikle kurtulmalı ve yanlış karar, yapanın yanına kâr kalmamalıdır. Aksi halde bu mağduriyetlerden toplum olarak hepimiz zarar görürüz. Vesselam!

(Osman Güman, 10 Eylül 2016)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EŞREF-İ ULUM HANGİSİDİR?

Klasik literatürde hangi ilmin eşref-i ulum; yani ilimlerin en şereflisi, değerlisi olduğuna dair bir tartışma vardır. Günümüzde de bu tartışmanın hala sürdürüldüğü söylenebilir. Bu tartışmada iddia için bir takım gerekçeler ileri sürülse de genellikle insanlar kendi uğraş alanları neyse onun diğerlerinden daha önemli olduğunu savunur. İşte eşref-i ulûm tartışması konusunda Abdülkahir Cürcânî bakın nasıl bir değerlendirme yapıyor:  "Herkes kendini sever. Kimse kendine toz kondurmaz. Bundan dolayı herkes hünerini sergileyebildiği ilim dalını diğerlerinden üstün tutar. Nasipsiz olduğu ilim dallarında ise kusur arar, onlarla uğraşan kişilere tepeden bakar ve onları habire eleştirir. Bu noktada insanlar türlü türlüdür. Kimi var ki boğazına kadar kadar heva ve hevesine batmış ve diğer ilimleri eleştirmekte zulmün son sınırına dayanmıştır. Kimi de var ki kararsızdır, zulüm ile insaf arasında yalpalar. Gâh diğer ilimlere haksızlık eder, gâh âdil olası...

KARABAŞ TECVİDİ OKUYABİLMEK DE BİR SEVİYEDİR

Bugünlerde herkes Osmanlıca dersine dair görüşlerini serdediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi savunuyor. Cündioğlu gibi bazı zevat da kalkmış "Hangi devrin Osmanlıcası? Akkirmani mi, Tursun Bey mi, Cevdet Paşa mı, yoksa Hamdi Yazır mı?" diye fildişi kulesinden bize ışık tutuyor. (Belli ki kendisi Osmanlıcayı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib adlı eserinden öğrenmiş!) Zamanında İmam-Hatip Lisesinde öğrenci iken bir gün -Kayseri'de DKAB öğretmenliği yapmakta olan ve zamanında kendisinden ve kütüphanesinden çok istifade ettiğim- Halil abime Osmanlıca öğrenmek istediğimi söylemiştim. Bana kitaplığından Osmanlıca bir kitap aldırdı. Yanına oturdum ve onun yardım ve yönlendirmesiyle bir buçuk sayfa kadar okudum. Okuduğum metnin ilk cümleleri şunlardı: "Allah'a hamdü senadan ve Resulüne ve dahi âline ve ashâbına salatü selamdan sonra malum ola ki harf-i med üçtür: vav, ya, elif. Amma vav ne zaman harf-i med olur? Vav sakin olsa, mâkabli mazmum olsa ol zaman harf-i ...

KUR'AN YORUMUNDA BİR TAHRİF ÖRNEĞİ

Kur'an-ı Kerim, belirli bir coğrafyaya, belirli bir dönemde ve belirli muhataplara inmiş ve onlara BİR mesaj iletmiştir. Dolayısıyla bir tefsir faaliyeti iki aşamalı olup yorumcunun vazifesi, birinci aşamada metin içi ve metin dışı bağlamlar yardımıyla otantik/tarihsel anlamı tespit etmek, ikinci aşamada ise bu anlamdaki tarih üstü ve genel geçer mesajı çıkarmaktır. Metin içi ve metin dışı bağlamları ve tefsir literatüründe ayetler için takd ir edilen anlamları toptan devre dışı bırakarak salt metin düzeyinde yapılacak her türlü tefsir faaliyeti tahrifin daniskasıdır. İsmi lazım değil, dün gece ekran vaizlerinden biri, zekatın sarfedileceği kişilerin sıralandığı Tevbe suresi'nin 60. ayetini yorumlarken "yolda kalmış" anlamına gelen "ibnü's-sebîl" ifadesini güya evrensel (!) bir yoruma tabi tutarak bu ifadenin günümüzde "yolda kalmış projeler" anlamında anlaşılabileceğini ballandıra ballandıra ifade etmiş ve böylelikle Kur'an mesajına ev...